7 Aralık 2010 Salı

SÖZDÜŞÜM: SÖZ’E TARİH DÜŞÜRÜLMÜŞ ŞİİR…


SÖZDÜŞÜM: SÖZ’E TARİH DÜŞÜRÜLMÜŞ ŞİİR…
HİLAL KARAHAN,CUMHURİYET KİTAP EKİ,25.11.2010.
 

Sözdüşüm, Zeki Karaaslan’ın ilk deneme kitabı; Karaaslan’ın çeşitli dergilerde yazmış olduğu şiir incelemelerini, şiir üzerine yazılmış denemeleri ve kitap tanıtım yazılarını içeriyor. Önsözünü yazan İlhan Kemal’in dediği gibi şiir tadında 55 deneme yer alıyor bu kitapta…

            Sözdüşüm’de kimler yok ki… Objektif bir yaklaşımla, her poetik görüşe eşit mesafede durarak, sadece şiir temel alınarak, hiçbir şiir erkine öykünmeden, hiçbir köşe tutmuşa yeltenmeden, düpedüz ve ortada yazılmış yazılar bunlar… Eski şairler olduğu kadar genç şairler de var; hatta gençlerin kitapları daha çok tanıtılmış bu ktapta…

            Sözdüşüm’de kitabı, şiiri ya da poetik tavrı incelenmiş, ince elekten geçirilmiş şairler ve denemeler şunlar: İlhan KemalBir Edepli Salvodur”, “Mağmum Odağında Şiire Doğru Bakmak”, Fuat ÇiftçiAğrılı Renk”, “Bir Başkaldırı: Bağımlılık-Şiir”, Aydan YalçınAşkence”, Yaşar BedriDağlar ve Nil Ayini”, Nazım HikmetDavet Buyurmuşsunuz Efendim Başımız Üstüne”, Enver ErcanDeprem Senaryosu ve Ah Kalbim”, Mehmet Şükrü KaplanDili Yok Kalbimin”, Haydar ErgülenErgülen Şiirinde Alevilik Angısı”, Erkan KaraHüzzam Peyke: Kerevet Üstünde Güneşi Çağırmak”, Abdülkadir BudakEv Zamanı ya da İmzası Gül Kanayan Şair”, Mustafa Ergin KılıçGam Kuşağı”, Hilal KarahanGiz ve Sis”, Berna OlgaçGörülmez Düşler Sokağı: Ben-Siz-Öteki”, Hilmi HaşalHilmi Haşal ile Söyleşi”, küçük İskenderküçük İskender’e”, Mustafa FıratLâlezar ya da İnsancıllığın Şairi”, Zafer Ekin KarabayÖlüme Sobe: Şubatta Saklambaç”, Muhittin ErsungurÖyle Bir Sevda ki Bu, Karasevda Vız Gelir Şaire…”, Emrah AltınokSenin Kalbindeki Zafer Şiirdir: Aradaki”, Gülümser ÇankayaSenin Yüreğinde Göğü Sulayan Açelyalar Açmış: Denizden Sonra”, Baki Ayhan T.Soysuz Zaman’a Dair”, Özlem Tezcan DertsizŞimdi Gitsem Güz”, Şükrü ErbaşŞükrü Erbaş’ın Seçme Şiirleri” ve Mehmet Hameş Yaktığın Coğrafya”.

            Kitap tanıtım yazıları son derece sistematik yazılmış Karaaslan’ın. Şöyle ki, ilk paragraf, şairin hayatı, öğrenimi, genel durumu, kitapları, yazın geçmişi… vs. ile ilgili. İkinci paragrafta kitapta genel olarak görülen özellikler anlatılır. Sonraki paragraflarda şiir incelemeleri başlar: Önce yüzey yapı, arkasından derin yapı incelenir; dizelerin düz anlamı, yan anlamı, imgelerin tüm özellikleri baştan sona büyük bir titizlikle elden geçer! Yer yer beğenilmeyen dizeler, “Şu şekilde yazılsa daha iyi olabilir:” denilerek düzeltilir! Son paragrafta da şaire iyi temennilerde bulunarak yazı bitirilir...

            İyi niyetli bir eleştiri örneği sunar Karaaslan: Sevdiğini övme, sevmediğini yerme; ya da sadece sevdiği şairlerin kitaplarına methiye düzme gibi kolaycılığa kaçmaz. İyi niyetli bir şekilde, yalnızca şiirde gördüğünü ve şiirin ne olması gerektiğini anlatır. Öyle ki, Sözdüşüm’de tanıtılan çoğu kitap, şairlerinin ilk veya ikinci kitaplarıdır! Bence bu son derece naif, iyi niyetli, genç şairleri destekleyen ve dostane bir tavırdır…

            O kadar geniş bir okuma yelpazesi var ki Karaaslan’ın, şiirleri incelerken birden hangi kapıyı çalacak ve hangi bahçede kimi selamlayacak şaşırırsınız! İncelediği şiirden o kadar kolaylıkla bir türküye, oradan kutsal kitaplara, oradan yine incelediği şaire, oradan da kendi anılarına sıçrar ki… Fuzuli’den Nefi’ye, Nedim’den Yunus Emre’ye, Karacaoğlan’dan Necati Cumalı’ya, Hasan Hüseyin’den Melih Cevdet’e, Edip Cansever’den Pablo Neruda’ya, Louis Aragon’dan Ömer Hayyam’a, Haydar Ergülen’dan Veysel Çolak’a… öyle rahat bağlar ki tümceyi, hiç yadırganmaz yaptığı alıntılar: Çok geniş bir entelektüel birikimin sonucudur bu… Metinler arası etkileşimi hayli yerinde ve yüksek dozda kullanan nadir yazarlar arasında sayılabilir.

            Sözdüşüm’de en dikkat çekici yazılardan biri, “Ergülen Şiirinde Alevilik Angısı” isimli deneme. Karaaslan, Ergülen’in “Vefa Cinayetini Gören Var mı?” şiiri üzerinden Alevilik tarihindeki katliamlardan bahsediyor, ironik bir dille, tarih boyunca katledilen masum insanlara değiniyor bu yazısında. “İhanetin ateşi yine ihanetin kendisidir.” diyor Karaaslan ve Şeyh Sâdi’nin dizeleriyle bitiriyor yazısını: “Gaflet seli bastığı zaman, toprakta uyuyanla/ Tahtta oturanın farkı kalmaz.

            Karaaslan’ın “Genç Şiiri Gençler mi Yazıyor?” yazısı da aynı şekilde dikkat çekicidir: “Genç şairlerin ve şiir yazanların kendilerini yenilemesi, yeni imgelerle, yeni dizeler yazması gerekmektedir. Şairin serveti konuşulan dilidir. Bu dili iyi ve politik kullanmalıdır. Genç şiir, genç şair tanımlaması güncelin şiirdeki önemi için geçerlidir. Genç şiiri şairin yaşıyla bir tutmamak gerekir.” Bu ölçütle Karaaslan, genç şairler arasında Baki Ayhan T., İlhan Kemal, Mustafa Fırat, Erkan Kara, Fuat Çiftçi, Mehmet Şükrü, Gülümser Çankaya, Uğur Olgar, Özlem Tezcan, Küçük İskender, Sadık Yaşar, Seyithan Kömürcü, Murathan Çarboğa, Hülya Karaaslan, Özgür Özkarcı isimlerini, diğerlerinden ayrı bir yere koyar.

            Zeki Karaaslan’ın Hilmi Haşal’la, 2003 yılında, Adana’da yapmış olduğu söyleşi, Haşal’ın özellikle özgeçmişi ve poetikası üzerine derin bir incelemedir: “Şiir diller üstü diye düşündüm hep. Yazdım da… Şiir tetiktedir, eşiktedir ve her yerdedir... Şiir kırılmadır. İçsel kırılmaların yaşam prizmasındaki yansımalarıdır.

            Şiir eleştirmeni yokluğunda, şiir/ şair eleştirisi yapmak, şiir kitaplarını tanıtmak şairlere düşünce, Türkiye’de her horoz kendi çöplüğünde öter! Tao’nun “Gerçeğe ermiş kişi de öyledir/ Kendini önemsemez.” sözünü düstur edinen Karaaslan ise mütevazıdır; ortalıkta görünmez, tartışmaya girmez, kendini önemsemez! Temiz bir Türkçe kullandığı yazın hayatında, özellikle gençlere destek olan, objektif ve daima şiirden yana, barışçı tavrıyla, iyi şairliğinin ve yazarlığının yanı sıra, iyi bir “şiir eleştirmeni” olmaya adaydır Zeki Karaaslan! Bu nedenle Sözdüşüm, eleştirel söze ulaşmak için Şairin düşüdür. Söz’e tarih düşürülmüş şiirdir…
___________________________________________________________________
SÖZDÜŞÜM/ Zeki KARAASLAN/ MÜHÜR Kitaplığı/ Haziran 2010, 239 sayfa.


9 Kasım 2010 Salı

ŞİİRDE ACI VE ÖLÜM

ŞİİRDE ACI VE ÖLÜM 
AKKÖY, KASIM-ARALIK SAYISI, 2010'DA YAYIMLANDI... 
            Bilinir ki acı, bir şairi en çok yazmaya iten hislerden birisidir. En çok kapana sıkışmış hissedilen anlardan, onmaz yaralardan, anlatılmak istenen ancak akmaya mecra bulamamış yoğun duygulardan sızar küflü mürekkebi şiirin… Sezgilerle güçlenmiş bir empati yeteneğinin ve böylesi derin bir duyarlılık ile hayatın her yönünü görebilmenin, şaire verdiği en büyük zarardır sanırım acı... 
            Nesnede, insanda, doğada görülen, tadılan acıyı, şairlerin kendi içinde bir değere dönüştürerek yazdığı muazzam şiirler var edebiyatta. Örnekler öyle çok ki… Acıyı hissediş biçimi ile şiire yansıtabilme çabası arasında bazen bir ömür geçebilir. İnsanın kendi acısını anlayabilmesi, acının acı vermekten ziyade, hayatın tanınmasındaki en önemli kilit olduğunu da bilmesini gerektirir. Kilidi çeviren şair, acının eleğinden süzdüğü en güzel şiirleri yazabilir.
            Her insan gibi şairler de dönem dönem duygudurum bozukluğu yaşayabilir. Duyarlılığın ve sezgisel empati yeteneğinin ağır yükü sinirleri yıpratabilir. Hatta zaman zaman ağızlarında depresyonun o ağır, kötü kokulu soluğu duyulabilir. Çünkü acıyı kabul etmek, acının tornasında öğütülmek, duyguların uğultusundan gerçek algısını ayıklamak kolay değildir.
            Tıbbiyede psikiyatrinin ilk dersinde, her duygudurum bozukluğunun her insanda az ya da çok olduğu, ancak bu durumun, kişinin günlük hayatını etkilemediği sürece tedavi gerektirmeyeceği anlatılır. Belki biraz da espriyle, yolda görülen her beş kişiden birinin yaşamları boyunca majör depresyona, ikincisinin şizofreniye yakalanabileceği; üçüncüsünde ise zaten kişilik bozukluğu olduğu vurgulanır… Yani her beş kişiden sadece ikisi sağlıklıdır! Belki edebiyat camiasında bu oran daha da azdır, bunu net söyleyemeyiz. Çünkü Freud dâhil tüm psikiyatristler, psikanalizin sanatsal yaratım sürecinin ve sanatçıların doğasını aydınlatmada yeterli olmadığını anlamış, bu gerçeği peşinen kabul etmiştir1
            Şair ve psikiyatri profesörü Yusuf Alper, bu iki özelliğini birleştirerek, “Yaratma eylemini bir ruhsal bozukluk olarak görmek yerine, süreç içinde nelerin olup bittiğini anlamaya çalışmak gerekmektedir. Bu, sanat, bilim adamları ve tüm insanların ilgisini çekmesi gereken bir konudur.” demiş2 ve Nazım, Cemal Süreya, Ahmet Erhan, Haydar Ergülen gibi birçok şairin psikanalitik incelemelerini yapmış, hatta bu hususta kitaplar yazmıştır. Örneğin Haydar Ergülen’in “Ölüm Bir Skandal” kitabını incelediği yazısında, “Haydar Ergülen’in ölüme karşı direndiği ve tüm yazdıklarının ölüme direnme olduğu söylenebilir. ‘Ölüm Bir Skandal’ neredeyse baştan sona ölümü işlemektedir. Ama bu işleyiş sadece varoluşsal bir bakışla değil toplumcu, hümanist bakışı da içeren gerçekçi karşı çıkışı barındıran bir tutumladır.”2 diyerek sözünü bitirmiştir. 
            “Hiç kimseye, hiçbir zaman” adamayacağı ve bana “hayatımın en kötü kitabı bu!” yazarak imzalamış olduğu “Ölüm Bir Skandal”da, depresyonun en dibindedir Haydar Ergülen. İntihara meyleder, tüm kitap boyunca gözünün önünde bir sis perdesi gibi duran ölümü yazar. Ama ne güzel tanımlar acıyı ve ölümün depresyondayken o taşınmaz ağırlığını:

            “Ölüm bir kasaba
            Artık evimde değilim
            …
            Siyah bir konuşma için belki
            gerekiyor fazladan birkaç kelime
            ve sıcak göz yaşları her zamankinden
            daha çok ve içli3

            Sylvia Plath’in “sırça fanus” imgesiyle anlatmaya çalıştığı, o majör depresyon denilen, hayatı, hafızayı, benliği, kişiliği, yaşamın anlamını yok eden dipsiz kuyu, Ergülen’in şu sözlerinden daha iyi nasıl tasvir edilebilir?

            “İşte ırmak diye ağlayan çocuk
            ırmak köpüre köpüre akışlı da yolcusu yok
            suların sevinci yok ay tenha değil
            su çıplak değil, kara bir cümle gibi
            kırıyor ve kırılıyor gecenin siyah şarkısı
            ölüm bile geçemiyor bu karanlıktan
            kimse geçemiyor geceden kimse dönemiyor
            yurduna4

            Söz acı ve ölümden açılınca, Ahmet Erhan’ın “Ölüm Nedeni Bilinmiyor” kitabını anmamak olmaz. İlk kez 1994’te, Balıkesir’de, nedenini şimdi anımsamadığım, o dibe vurduğum zamanlardan birinde okumuşum Erhan’ın o kitabını... Kitaptan sızan acı öylesine işlemiş ki o an benliğime, kitabı okuduktan sonra, kendi kendime imzalamış ve “uzun yolculuklar hevesiyle not düşmüyorum kentleri” yazmışım ilk sayfasına, ne demekse… Yusuf Alper’in de dikkat çektiği gibi, başlangıçtan sonuna kadar, kan ırmağının içinde yürünür bu kitapta; Erhan’ın şiiri adeta acının sözlerle örülmüş gövdesidir. Acı, hiçbir söz ehlinde bu denli gerçek kılınamaz:

            “Yaşamdan başka ölüm yoktur
            Mutluluk çocuklara mahsustur
            Onların da ölümleri damla damla
            …
            Sokağa bir ilmek gibi açılan camlarda
            Bir katılma isteğinin acısını dokur
            Kendi ayakizlerine basar oysa
            Kendi kendine konuşarak büyür5
 
            Acının şairidir Erhan, hemen her şiirde acının anlatılacak başka bir yönünü bulmuştur. İçerken, severken, sevilirken, otobiyografisinde, tanrı tanımazlığında, sokaklarda, meydanlarda, mahpushanede, tımarhanede… Hayatı algılama biçimine dönüştürmüştür acıyı; başkalarının neşe duyduğu ayrıntılarda onun içi sızlar…

            “Sana artık Ahmet Erhan diyorlar
            Yalnızlık, ölümün üvey kardeşi
            Eve hep geç saatlerde gelen babaların ayakizlerinden yükselen buğu
            Bir yaprağın dalına dokunamadığı yerde büyüyen boşluk
            Ayışığında kaldırımları süpüren bir kadının ikide bir durup burnunu önlüğünün koluna silmesi
           Gibi boğuk, gibi çıldırtıcı, gibi silik6

            Kendisinin de şiirinde ifade ettiği gibi, “nokta virgül kullanmadan” yazar Erhan. Noktası, virgülü olmayan ve hiç durmadan kanayan hayattır onun sözünde pıhtılaşan:

            “Yüzüm
            Bir kan pıhtısı gibi
            Parmağımın ucunda duruyor
            Gecenin ayazında
            Donuyor
            Ve çıkmıyor bir daha…”7

            İlmekleri baştan sona acı ve ölüm ile örülmüş bir kitap daha var belleğimde: “Melek Uykuları”, İbrahim Topaz’ın ilk şiir kitabı… Bu kuyunun da ağzı yok, karanlığın içinde, acının ve depresyonun dibe vurduğu yerde yazılmış şiirler. 1–2–3–4 dizelik kıtalarda, belirlenmiş olan tema gittikçe yoğunlaşıyor, ivme kazanıyor, ritim hızlanıyor; 3–2–1 dizelik kıtalarda da her şey çözülüyor, ritim ve yoğunluk azalıyor. Yine de, ilk dizelerin açtığı kapıyı, son dizeler asla kapatmıyor, kapı hep açık kalıyor…

kayboldum…
sende arıyorum bulamadığım kendimi
kimdim ben?
gidecek kimsesi olmayan
ıslanmamış bir gözyaşı mıyım?8

            Bu şiirlerde bitmemişlik duygusu, yoğun bir keder, majör depresyon ve intihara meyil görülüyor. İbrahim Topaz’ın aslında hemen her şiirinde acı ve ölüm teması geçiyor, ancak Topaz’da ölüm teması, ölüm gibi değil de, hayatın tüm çetrefilliğine, aşkın yorucu azabına bir tür karşı çıkış gibi duruyor. Her dizede geçen ölüm, birbirinden oldukça farklı değer kazanıyor. Bazen acı, bazen keder, bazen elem ve öfkeye dönüşüyor onda ölüm; bazı şiirlerde ise hayata meydan okumaya benziyor:

söyledim uslanmayan sesimle
ölüm bile ölecek bir gün9    

ölümün şeffaf dudağına gizlenen aşkın sûreti!
ruhunu ruhuma yasla10   

tufan değil saçlarına biriken; yaşamdan kaçan ölümdü11

            Bilinir ki acı, bir şairi en çok yazmaya iten hislerden birisidir. Acı ve ölüm, şiirde en sık kullanılan temalardır. Ancak bazı şairler var ki acı, onların ruhudur, hayatı algılama biçimidir. Bazı şiir kitaplarıysa baştan sona acı ve ölüm… Sezgilerle güçlenmiş bir empati yeteneğinin ve böylesi derin bir duyarlılık ile hayatın her yönünü görebilmenin, şaire verdiği en büyük zarardır sanırım acı... Benim iç sözlüğümde12 ise şöyle geçer acı ve ölüm:
           
            “ACI: sözlerin kını yoktur/ söylendiği gibi dursun
            ASLOLAN: bedenim/ çatı katı/ tabutum benim

            Çünkü şiirin kını yoktur, yazıldığı gibi dursun… Çünkü sözcükler bazen tabutu olur en çok söylenmek istenilenin… Çünkü yazamamak en büyük acıdır; ölümüdür şairlerin…

KAYNAKLAR:

1) Colp jr R. “Psychiatry and the Creative Process”. İç: Comprehensive Textbook of Psychiatry, (Eds. HI Kaplan, AM Freedman, BJ Sadock) 3. Cilt. 3. Baskı. Williams and Wilkins Comp. Baltimore, 1980, s.3112–21.
2) Yusuf Alper, “Haydar Ergülen Şiirinde Depresyon: Ölüm Bir Skandal”, Hürriyet Gösteri, Sayı 301, s.94–101.
3) Haydar Ergülen, “Ölüm Bir Skandal”, Turkuvaz Kitap, 2. Basım, 2006, İstanbul, s.7
4) A.G.E. s.14.
5) Ahmet Erhan, “Ölüm Nedeni Bilinmiyor”, Can yayınları, 1988, s.53.
6) A.G.E. s.9.
7) A.G.E. s.41.                                                                                                                           
8) İbrahim Topaz, “Melek Uykuları”, Mühür Kitaplığı, Haziran 2010, s. 11.
9) A.G.E. s.26.
10) A.G.E. s.28.
11) A.G.E. s.34.
12) Hilal Karahan, “Tepenin Önünde”, Mühür Kitaplığı, 2. Basım, Haziran 2010, s. 50–73.                  





2 Kasım 2010 Salı

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ: 
EZENLERLE ÖZDEŞLEŞMEK ÖZGÜRLÜK DEĞİLDİR!       
                                                                                                                                          Metnin ilk hali, Kül Eleştiri Dergisi'nde yayımlandı....

Özgürleştirici eylem kuramını ve problem tanımlayıcı eğitim modelini geliştiren Paulo Freire, tüm dünyada tanınan, hayatının on altı yılı sürgünde geçmiş bir eğitim tarihi ve felsefesi profesörüdür. Ezilenlerin Pedagojisi, Türkçeye çevrilen ilk ve en önemli eseridir. Paulo Freire, daha ilk gençlik yıllarında, Brezilya’nın içinde bulunduğu yoksulluk döneminden etkilenerek, ezilenlere yakın eleştirel bir bilinç geliştirmiştir. Okuma yazmanın eylemlilik için bir süreç olduğunu gören Freire, okuma yazma öğrenirken yeni bir “kendilik bilinci(awareness of selfhood) edinerek kendilerine eleştirel bir gözle bakmaya başlayan ezilenlerin, toplumu dönüştürücü bir idrak geliştirebileceğini ve eğitimin bu anlamda alt üst edici (subversive) bir gücü olduğunu göstermiştir. Freire’ın, “ezilenlerin sessizlik kültürü” diye tanımladığı tespiti, bizzat eğitim sisteminin bu kültürün sürdürülmesinde başlıca araçlardan biri olduğunu belirtir. Freire’ın savı, “insanın varlıksal yetisinin (ontological vocation), kendi dünyası üzerinde eylemde bulunan, bu dünyayı dönüştüren bir özne olmasını ve ne kadar sessizlik kültürüne gömülmüş olursa olsun, her insanın ötekilerle diyalog içinde yüzleşerek dünyasına eleştirel bakma yeteneğinde olduğunu önermektedir. (1)

            Ezilenlerin Pedagojisi’ni incelerken, Freire’ın kendine özgü terimlerinden biri olan “conscientizaçao”nun iyi anlaşılması gerekir: Conscientizaçao, her tür doğrulmaya özgü idrak tutumunu derinleştirmekle eş anlamlıdır; sosyal, siyasi, ekonomik çelişkileri kavramak ve gerçekliğin insanları ezen koşullarına karşı harekete geçmek için gereken öğrenme süreci anlamına gelir.” Bu terimin İngilizce’ye bilinçlilik (consciousness) olarak çevrilmesine karşı çıkar Freire. Orijinal sözcük yerine sınırlanmış bir başka sözcük kullanılmasını reddederken, anadilin özgürlük eyleminde en önemli araçlardan biri olduğunu belirtir. (1)

Eğitim kursuna katılanların sık sık ‘conscientizaçao’nun tehlikelerine dikkat çekmeleri, insandaki özgürlük korkusu üzerine düşünmesini sağlamıştır: “Özgürlük korkusu ki korkuyu taşıyanın farkında olması şart değildir, kişinin hayaletler görmesine yol açar. Böyle bir birey için, özgürlüğün risklerine yeğlediği güvenlik sağlama gayreti aslında bir sığınak olur. Bununla birlikte, insanlar özgürlük korkularını ender olarak kabul ederler. Kendilerine özgürlüğün bekçiliğini yakıştırarak, kuşkularına ve endişelerine köklü bir serinkanlılık havası kazandırırlar. Fakat özgürlüğü, statükonun sürdürülmesiyle karıştırırlar. Böylece eğer conscientizaçao, statükoyu tartışmalı kılma tehdidi taşıyorsa o zaman özgürlüğün kendisi için de tehdit oluşturuyormuş gibi görünür.” Özgürlük korkusunun kıskacındaki insan için gerek “insanlaşma” gerekse “insandışılaşma yalnızca birer olasılıktır; idrak edilmemiş bilgidir. (1)

Freire, ‘Man’s vocation/ des Menschen Berufung’da, yalnız insanlaşmanın insanın yetisi olabileceğini vurgular. Ezilenlerin, er geç kendilerine “daha az insan olmayı” sunanlara karşı mücadeleye girecekleri varsayıldığında, bu devinimde yöntembilim önem kazanmaktadır. Eğer ezilenler, ezenlerin yöntemiyle insanlaşma yöneliminde olurlarsa, ezenlere dönüşeceklerdir ve ezilme farkındalığı kazanılmayacaktır. Bu noktada, ezilenlerin bilgi ve beceri boyutunda idrak geliştirmeleri, yani özgürleşmeleri, ezenlerin de güvenlik şartlanmasından ve özgürlük korkusundan özgürleşmelerini sağlayacaktır. Ezilme farkındalığı kazanılmadığı zaman, özgürleşmenin değil, “ezenlerle özdeşleşmenin” özlemi çekilir. Freire, bu tespitini ezilenlerin, insanlık modelini ezenlerde bulması şeklinde açıklar.

Gerçek praksis için ezilenlerin, algıladığını içgörüyle idrake dönüştürmesi, bu idrak devinimiyle nesneyi eleştirel boyutta değerlendirmesi önemlidir. Algılama sürecini eylemlilik izlemiyorsa, salt algılamış olmak, insanın nesnel gerçekliğini değiştirmeyecektir. Praksis, Freire tarafından şöyle formüle edilir:
           
            Praksis = Söz = İş = Eylem + Düşünce (1)

Düşünce ve eylem o kadar iç içedir ki, eylemin feda edilmesi “lafazanlıktır,  yabancılaştırıcı dırdır”dır! Aynı mantıkla, düşüncenin feda edilmesi durumunda söz “aktivizm”e dönüştürülmüş olur. Sonuçta birisi olmadan diğerinin praksise dönüşmesi mümkün değildir.

Freire, klasik öğretmen-öğrenci ilişisinin temel olarak anlatı (narrative) niteliğinde olduğunu ortaya koyar: “Anlatılan şeyler ister değerler, ister gerçekliğin ampirik boyutları olsun, anlatılma sürecinde cansızlaşma ve taşlaşma eğilimindedir. Eğitim, anlatım hastalığından muzdariptir.” Öğrencilerin yatırım nesneleri, öğretmeninse yatırımcı olduğu; yatırılanı kabul ve tasnif etme dışında devinim beklenmeyen bu eğitim sistemini Freire bankacı eğitim modeli olarak adlandırır. Bankacı eğitim modelinde bilgi, cahil olduğu kabul edilen kişiler için seçilen ve onlara sunulan bir armağandır. Öğretmen-öğrenci çelişkisini çözümlemez. Öğretmen düşünür, bilir, seçer, konuşur, yapar; öğrenciler sadece izler ve bilgiyi depolar. Bilginin içselleşme süreci gerçekleşmez. Bilgiyi idrak edebilecekleri devinim içinde olmayacaklarından eylemlilik gerçekleşmez ve praksis oluşmaz. Öğrenme deviniminde öğretmen öznedir, öğrenciler nesnedir, yani Hegel’in deyimiyle “başkaları için varlıklardır” ve kendileri için varlık olamazlar. Bankacı eğitim modeli, ezenlerin bilgiyi sahiplenme ve kendinde tüketme biçimidir; bu noktadan bakıldığında zaman zaman büründükleri insancıllık ve iyi niyet son derece tehlikelidir. (1–2)
           
Freire’ın, bankacı eğitim modeliyle sunduğu farkındalık, nesne-bilinç ilişkisinde çok ilginç bir içselleştirme mekanizmasını ortaya koyar: Nesnelerin bilincin içinde olması gerektiği hipotezi. Bankacı eğitim modelinde eğitimcinin görevi, nesneleri öğrencinin zihnine (ya da bilinçaltı çöplüğüne) yığmaktır. Bilinç tarafında erişilebilir olmakla bilince girmek, bilmenin tamamen farklı fonksiyonlarıdır. Nesneler bilinç tarafından erişilebilirdir; bilincin içinde duruyor değildir. Bilinç nesnenin farkındadır, nesneyle doldurulmamıştır. Öğrenci konumunda olmaya şartlanmış kişi bunların ayrımını yapamaz.

Bankacı eğitim modeline karşı Freire problem-tanımlayıcı eğitim çalışmasını sunar. Yüksek bilinç boyutunda yapılanmış bu eğitim çalışması bilgi depolanmasından değil, idrak edimlerinden oluşur. İdrak, bilgiyi içselleştirmedir, eyleme ve pratiğe dönüştürmedir. İdrakte yaşamı dönüştürme vardır. Eylemlilik şeklinde ortaya konmayan bilgi içselleştirilmiş, iç sözlükte yerini bulmuş sayılmaz; zihnin kuru kalabalığından, bilinçaltı çöplüğünden, iç konuşmalardan öteye geçmez.Problem-tanımlayıcı eğitim çalışması”nda, öğrenci-öğretmen tanımları keskin sınırlarla ayrılmamıştır, her ikisi de idrak etme halindedir, birbirinin düşünüşü içinde her ikisi de yeniden belirlenir. Bilincin devinimini ve eleştirel müdahalesini sağlamaya çalışır. Yaşama meydan okuma daha yüksek kavramlara yol açar, öğrenci giderek kendini yaşam karşısında sorumlu hisseder. Bu görüş, Sartre’ın bakış açısıyla şöyle özetlenebilir: “Bilinç ile dünya birlikte dururlar: Dünya doğası gereği bilince dışsaldır ve aynı zamanda doğası gereğince ona görecelidir.” (1,3)

Pek çok karşıtlığın arasından altını çizmemiz gereken, gerçeklikle ilgili mitlerini itinayla koruyan “bankacı eğitim modeli”nde, içsel konuşmaların ya da monologların, diyalogun yerini aldığı gerçeğidir. Oysa “problem-tanımlayıcı eğitim modeli”nde diyalog, iletişimin olmazsa olmazıdır. Diyalog insanın kendisiyle ve ötekiyle yüzleşmesidir. Freire, diyalog metodu ve insanlarla ilişki kurma noktasında devrimci eğitimi eleştirir: “Gerçek hümanist eğitimci ve gerçek devrimci için eylemin nesnesi, öteki insanlarla birlikte değiştirecekleri gerçekliktir; yoksa öteki insanlar değil. Onları indoktrine etme (fikirler benimsetme) ve dokunulmadan kalması gereken bir gerçekliğe uygun hale getirme amacıyla insanlara edimde bulunanlar, ezenlerdir. Bununla birlikte ne yazık ki çok kere devrimci önderler de devrimci eylem için halkın desteğini elde etme arzusuyla program içeriğini yukarıdan aşağıya planlayarak bankacı yaklaşıma kapılırlar. Köylü veya kentli kitlelere, belki kendi dünya görüşlerine karşılık düşen, ama halkınkine denk düşmeyen projelerle yaklaşırlar. Temel hedeflerin çalınmış insanlığını yeniden kazanması için halkın yanında savaşmak olduğunu, yoksa halkı kendi saflarına kazanmak olmadığını unuturlar. Böylesi bir söz kalıbı devrimci önderlerin sözlüğüne ait olamaz; ancak ezenlerin söz dağarcığından olabilir. Devrimcinin rolü, halkla birlikte, özgürleşmek ve özgürleştirilmektir; halkı ‘kazanmak’ değil.” (1)
           
İlk aşamada, “problem tanımlayıcı eğitim” “üretken kelimeler”i arar ve inceler; okuma yazma sonrası aşamada ise “üretken konular”ı arar ve araştırır. Üretken konuların araştırılmasında, araştırmacılar, içinde çalışacakları bölgeyi belirler, geniş katılımın olacağı bir ilk tanışma toplantısı düzenler. Bu ilk tanışmada araştırmacılar kendilerini dayatmazlar, “kavrayıcı” bir tutum sergilerler, anlayışlı “gözlemciler” olarak davranırlar. Ziyaretleri boyunca araştırmacılar, inceledikleri yaşam kesitini canlı bir “kod” kabul ederler, ilgilendikleri kısmı ayrıştırmak üzere o yaşam kesitinin belirli “anlarını” gözlerler, kaydederler. Böylece “insanların kendine özgü dili”ni, “düşünme biçimleri”ni tespit ederler. Araştırmacıların o yaşam kesitini, o bölgeyi yaşamın içinde (tarlada, dernek toplantılarında, oyunda, dinlenme anlarında) “gözlemlemeleri” önemlidir. Tutulan kodları “değerlendirme toplantıları” yapılır, bu toplantılarda kod çözücü araştırmacıların gerçeklik analizleri, diyalog içinde, yeniden ayrıştırılmış bütünlüğe dönüşür. Bu yaklaşımda önemli olan, incelenen kişilerin çelişkilerini hangi düzeyde “idrak ettiğini anlamaktır. Bu çelişkiler konuları içlerinde taşıyan ve yapılması gereken görevlere işaret eden “sınır-durumları (1–2) oluştururlar.

Araştırmacıların çelişkileri içselleştirmeleri, kendilerine eğitim için program belirleme yetkisini vermez; çünkü gerçekliğe yaklaşım hâlâ kendilerininkidir. Çelişkiler kümesinin kavranmasıyla, araştırmacılar -daima diyalog halinde- konusal araştırmada uygulanacak kodlar (çizimler ya da fotoğraflar) geliştirmek üzere bu çelişkilerden bazılarını seçeceklerdir. Kodlamalar slogan değildir; idrak edilebilir nesnelerdir ve kod çözücülerin (konusalı araştırılan bireylerin) eleştirel düşüncesinin yöneltilmesi gereken meydan okumalar oluşturmalıdır. Kod çözme süreci”nde, katılanlar konusallarını ortaya koyarlar ve gerçek bilinçlerinin farkına varırlar ve “kendi önceki anlayışlarına ilişkin bir anlayış”a ulaşırlar. İdrak ufuklarının gelişmesiyle kendi “arka plan bakışlarında” gerçekliğin iki boyutu arasındaki diyalektik ilişkileri daha kolay keşfederler. “Önceki idrakin idrakini ve önceki kavrayışın anlaşılmasını harekete geçirmekle kod çözme, yeni bir kavrayışın ortaya çıkmasında ve yeni bir idrakin gelişmesinde uyarıcı etken olur. Yeni kavrayış ve bilgi, ‘sınanmamış imkân’ı, ‘sınanmamış eylem’e, tıpkı ‘potansiyel bilincin’, gerçek bilincin’ yerini alması gibi, dönüştüren eğitim planının uygulamaya konmasıyla sistematik olarak sürdürülür.” Gerçekliğe gömülmüş, ihtiyaçlarını sadece hisseden bireyler, gerçekliğin içinden doğrulurlar ve ihtiyaçlarının sebeplerini idrak ederler. (1,4)

Freire, bilincin katmanlarını ve idrak hususunda olayların sunduğu imkânları, Goldman ve Nikolai’nin bazı kavramlarıyla örtüştürerek, şu şekilde açıklar: “Kadercilik, diğer yaklaşımla görev yokluğu, bireyin ‘sınır-durumları’ duvarları içinde sıkışmasıdır. ‘Gerçek bilinç’, sınır-durumların ötesinde yer alan ‘sınanmamış imkân’ın kavranmasının imkânsızlığını içerir. Fakat sınanmamış imkâna, gerçek bilinç düzeyinde erişilemezken, onun şimdiye kadar kavranamamış gerçekleştirilebilirliğini ifşa eden ‘sınayıcı eylem’ yardımıyla, sınanmamış imkân idrak edilebilir. Sınanmamış imkân ve gerçek bilinç, tıpkı ‘sınayıcı eylem’ ve ‘potansiyel bilinç’ gibi birbirine bağlıdır. Goldman’ın ‘potansiyel bilinç’ kavramı, Nicolai’nin ‘kavranmamış uygulanabilir çözümler’ (bizim sınanmamış imkân) kavramına benzer; Nicolai’nin bu kavramı ‘kavranmış uygulanabilir çözümler’ ve ‘hali hazırda uygulanan çözümler’in karşıtıdır; bu son iki terim ise Goldman’ın ‘gerçek bilinç’ kavramına denk düşmektedir.” (1,5–6)
           
Halkla diyalog ne tavizdir ne de halka armağan. Dünyayı “adlandırmak” üzere, insanların kendi aralarında “yüzleşmeleri olan diyalog, insanların insanlaşmasının temel ön koşuludur. Bu noktada Freire, Gaja Petroviç’ten alıntılayarak, “Sadece, kişinin içinde yaşadığı dünyayı ve kendini değiştirmesini sağlayan eylem özgür eylem olabilir... Özgürlüğün olumlu bir koşulu, gerekliliğin sınırlarınnın, yaratıcı insani yeteneklerin idrak edilmesidir demektedir. (1,7)

Diyalog karşıtı (ezenlerin) eylem kuramı”nın başlıca özellikleri boyun eğdirme, böl ve yönet kuralı, manipulasyon ve kültürel istila iken; “diyalogcu (özgürleştirici) eylem kuramı”nın en önemli özellikleri iş birliği, örgütlenme ve kültürel sentezdir. Halk, ezenlerin kuramını içselleştirdiği sürece, kendi başına özgürleştirici eylem kuramını oluşturamaz. Doğru yaşam modellerini görmesi gereklidir. Halk ancak doğru yaşam modellerinin içinde, diyalogla, çelişkileri idrak ederek yeni bir bilinç devinimi geliştirecektir, şartlanmalarından ve önyargılarından kurtulacaktır: yaşamda edilgin değil, etkin rol oynayacaktır. Sözün eylemle dönüştürülme süreci içinde praksis oluşacaktır.

Paulo Freire’ın, yetişkinlerin okuma yazma eylemi ile başlayan problem tanımlayıcı eğitim ve özgürleştirici eylem kuramı, bahçelerde, tarlalarda, fabrikalarda praksise dönüşmüş; insanın insanlığına dair düğümlerini çözecek çok kapsamlı bir yöneliş ortaya çıkmıştır. Bu yöneliş tüm dünyada benimsenmiş, saygı görmüş ve Freire’a çok büyük ün kazandırmıştır. Yaşamının on altı yılını sürgünde geçirmiş bir eğitim tarihi ve felsefesi profesörü olan Freire, kuramı ile insanın özgürlük korkusundan, güvenlik şartlanmasından, kendisine dair önyargılarından kurtulmasını kolaylaştıracak doğru yaşam modeli sunmuştur. Yayımlanmış onlarca kitabının yanı sıra, halen Brezilya’da hizmet vermekte olan ve UNESCO, UNICEF gibi kuruluşlarla birlikte çalışan Paulo Freire Enstitüsü insanı bir anlama, bir değere dönüştürme amacında Freire’ın insanlığa armağanıdır.

DİPNOT:  
Paulo Freire kimdir?

            Recife’de (Brezilya) orta sınıftan bir ailenin çocuğu olarak 19 Eylül 1921’de doğdu. Eğitim felsefesi ile ilgili “çarpıcı” çalışmaları ile tanındı. Recife Üniversitesi Hukuk fakültesi’ni bitirdi, aynı zamanda felsefe ve dil psikolojisi alanında çalışmalar yaptı. 1959’da Recife Üniversitesi’nde doktorasını verdi. Daha sonra aynı üniversitede eğitim tarihi ve felsefesi profesörü olarak görev yaptı. 1944’te çok yetenekli bir öğretmen olan Elza Maia Costa Oliveira ile evlendi, iki oğlu ve üç kızı oldu. 1947’de halkı özgürleştirmeyi amaçlayan bir okuma yazma yöntemi önerdi. Bu yöntem, okuma yazma öğrenenlerin günlük yaşamından doğrudan esinlenmiş bir gereci ve bunu konu alan metinleri kullanarak onları gerçek anlamda siyasal olarak bilinçlendirmeye dayanıyordu. Yöntem, Goulart hükümeti tarafından 1963-64’te resmileştirildi. Geliştirdiği metodoloji Brezilya’nın kuzeydoğusunda Katolikler ve diğerleri tarafından okuma yazma seferberliklerinde kullanıldı ve eski düzen tarafından öylesine tehdit olarak algılandı ki 1964’teki askeri darbeden sonra derhal hapsedildi. 1964 darbesinden sonra iki kez tutuklandı ve ülkesini terk etmek zorunda kaldı. 16 yıl süren sürgün hayatının ilk beş yılını Şili’de, UNESCO ve Şili Tarım Reformu Enstitüsü’nde çalışarak geçirdi. Yetişkin eğitimi programlarında görev aldı. 1970’lerde girdiği Harvard Üniversitesi Eğitim Okulu’nda on yıl danışmanlık yaptı. Cenevre’de Dünya Kiliseler Birliği’nin Eğitim Bürosu’nda özel danışman olarak çalıştı. Daha sonra ülkesine dönene Freire, 1988’de Sao Paulo’da, devlet okullarının 2/3’ünde yapılan reformdan primer sorumlu olacağı bir pozisyon olan Eğitim Başkanlığı yaptı. 2 Mayıs 1997’de kalp krizinden öldü. (1,8)

KAYNAKLAR:
Kaynakça, Paulo Freire’ın, kitabında alıntıladığı kaynaklar temel alınarak hazırlanmıştır.
[1] Ezilenlerin Pedagojisi, Paulo Freire, Çev: Dilek Hattatoğlu-Erol Özbek, Ayrıntı, 1995.
[2] Hegel.
[3] Sartre.
[4] Husserl.
[5] The Human Sciences and Philosophy, Lucien Goldman, Londra, 1969.
  İnsan Bilimleri ve Felsefe, Çev: Afşar Timuçin-Aynur Aynuksa, Kavram, 1977.
[6] Compartment Economique et Structures Sociales, Andre Nicolai, Paris, 1960.
[7] “Man and Freedom”, Socialist Humanism, Gajo Petroviç, New York, 1965.
[8] Critical Views of Paulo Freire's Work, John Ohliger, 1995 Iowa Community College Summer Seminar.

                                               

1 Kasım 2010 Pazartesi

PELTUKA

PELTUKA
Bu metnin ilk hali Kül Dergisi’nde yayımlandı.
(Sayı 42, sayfa 78)

Uzandı, –torbasını taşıyamayan bir yazdı– raftan siyah çizmeyi aldı. Cila ve boya kokusunu artık kaldıramayan kapakların arasında yürüdü gözleri dikişleri: Bir kadının ömrünce aldığı yol işte 36 numara bu mesafeydi. Çelik masanın çekmecesini açtı, diyanet takviminin sararmış yaprağına sardığı bakır çivileri dağıtmadan ökçeyi çıkardı. Tabureyi çolak makineye yaklaştırıp bez kaplamanın yırtığından görünen kahverengi süngere oturdu. Henüz insanın ağırlığını kavramamış ökçeyi çizmenin tabanına koydu. Tığ işi seccadenin altına sinmiş alet kutusundan peltukayı buldu, başparmağının ucuyla peltukanın ağzına dokundu, –silahını saklamış bir ikindi ezanı usulca okundu– belli belirsiz gerildi bıyığı: gülümsedi mi?

Açık çakıları çocukken de severdi; hep ıslak, hep tarhana yapılan bir mahallede koştururken çarpık bu bacaklar: Çardağı peruk yapmış kel evlere hep aynı kapıdan girerdi akşamlar. Avluya yarasını açan kadınları itinayla yaşama bağlardı kızartma kokuları. Orada, o anlamın unuttuğu mekânda, kendisinden başka hırsı olmayan küptü zaman. Küflü gözlerini yere diker beklerdi çocuklar: Birisi konuşsun, inceldiği yerden kopsun… Çok sonralarıydı köşesinde çürüyen o inşaat, o inşaatın ikinci katı: İlk cigara içmesi ve bir kızın memesine ilk değmesi, kahraman!

Bir dağ rüzgârını nasıl olduysa özlemiş eski, demir kapı birden ardına kadar açıldı: Gazeteler, kutu kapakları, naylon torbalar, deri-lastik parçaları, gölgeler, kokular ve kinler hızla havalandı. Üç metrekarelik yaşamını bıraktı peltukanın yanına, kalktı, eşikte bir cigara yaktı…

                        Hilal KARAHAN
                                     Kasım 2003
                                       KONYA

31 Ekim 2010 Pazar

ENFARKTÜS

ENFARKTÜS 

Dikkatle bakıyor, girmeye tereddüt eden, eşikte gürültüyle gerinen gölgelere. Ilık bir filbahri kokusuna yaslıyor rüzgâr çarpıntılı kapıyı. Emekli bir öğle sükûnet: Çıtırtılarla geziniyor boyası çatlamış duvarların ve küf kokan zeminin üzerinde. Haziran. Hızını alamıyor içi, neredeyse konuşacak: “Nasıl satarım? Dedem, babam, amcam saçını burada ağarttı. Altı hane ekmeğini yedi. Taze simit ve peynir kokar sabahları masalar. Rüzgâra cilvelenir şu akasya, kovalar sırtını kazıyan öğrencileri. Aynı masaya oturur yirmi yıldır aynı adamlar; öksürerek selamlaşırlar. On beş milyar, tık para. Ne demeli? Yere mi değmeli, göğe mi?” Konuşmuyor.

Bacak bacak üstüne atıp arkasına yaslanıyor. Soluk aldıkça, boyası aşınmış sandalye gıcırdıyor. Son zamanlarda göğsüne ellerini daldıran yine o ağrı... Ölecekmiş gibi hissettiği o ağırlık, o soluksuz… kekre... Tuhaf, gittikçe yabancılaştığı acı. Elleri titremese tutmaz bileklerini hayır; henüz çaresiz değil. Kırk derece sıcağa rağmen serinlikte ısrar eden kahve yine dar geliyor. “Satmalı... Kapatmalı burayı.” Hâlâ konuşmuyor.

Avluya çıkmayı düşünüyor. Gençliğinden beri, kendini bilen taşlık yolda yürümek
onu rahatlatır. Yürürken düşüncelerin hızla akması, birden fark edilen yeni koridorlar ve kapıların ardına kadar açılması... Akasyaya sırtını verip cigara içmek, masalara oturmuş ölümü bekleyen ve inadına gülümseyen, kasketli ve ceketli, bıyıklı ve takma dişli emeklilerle şakalaşmak, kaymakamın yeni çapkınlığını konuşmak ve buğdayları ve havaları ve radyo dinlemek: ajans haberleri ve yurttan sesler korosu ve Bedia Akartürk ve Özay Gönlüm... Çıkmıyor.

Sandalyeye bağdaş kurup sırtını duvara veren, kendini belki de sadece burada güvende hisseden kasketli ve bıyıklı, yüzü uzun, çizgileri uzun, elleri uzun, ayakkabısını çıkarır gibi cigara içen bir babanın oğlu, kırk yıllık betoncu Salih’e takılıyor gözü. Bu gün de iş bulamamış. Evde beş bebe...

            —“Çay demlendi mi oğlum?

            — “Altına su koydum, kaynıyor baba!

            Çay demlensin, bir bardak verecek garibe. İş bulamayınca gelir; kahırlı kamyonet, gözlerini yerde kalanlardan kaçıran kafalarla dolup hareket edince, sabahın yedisine terk edince geride kalanları... Daha kapıyı açarken bismillah, süzülür içeriye:

            —“Selamun aleyküm Hacı Amca!

            — Aleyküm selam Salih!?!

            Hep aynı yere oturur. Cigara içmese kıpırdamaz ağzı. Arada, romatizması azacak korkusuyla cereyandan kaçanlar içeriye girmese, hiç kımıldamaz. Kırk yıldır aynı bezgin, yenik Salih: Dedesi dedesini tanır, yakın köylerden; Fransızlar’ın saldırdığı zamanları anlatır. Oğulları Çanakkale’de, aynı taburda er.

            — Oğlum çay demlendi mi?

            — Kaynıyor baba!
           
Ne söylenir şimdi Salih’e? En büyük iletişim ve incelik, çay ikram etmek değil mi? Yalnızlığı bir bardak çaydan daha iyi ne saklayabilir? Çayı verince gözleri, sırtı okşanmış
bir çekirge gibi gözlerine değecek ve bardağa düşecek. Belki zorlanarak bir-iki kelime:

            — “Sağ olasın Hacı Amca!

            Çalıştığı yere benzeyen emekliler gibi, betona dönüşmüş Salih: aynı yüz ifadesini eskitmeden günlerce giyebilir. Aklından neler geçer bilinmez. Gençlerle futbol muhabbeti yapmaz, çapkınlığı yok, politikadan anlamaz, evini, çocuklarını anlatmaz. Allah’ın kulu bir Salih... Ölse, soranı olmaz.

            Ne söylenir ki Salihler’e?

Ağrı ağır, zorlanarak kalkıyor sandalyeden. Arkaya, çay ocağına bakacak. İçinde gölgelerin gürültüsü, artık hiçbir şey duymuyor. Ne kadar sıcak oldu böyle! Sanki birisi göğsüne ayağıyla basıyor, eziyor gelmişini geçmişini. Uzun sürdü bu sefer.

            — “Oğlum, çay demlendi mi?

                                                                                   Hilal KARAHAN
Mart 2004
Ankara

            


23 Mayıs 2010 Pazar

KADIN’IM, ŞAİR’İM, YAZI’YOR’UM

KADIN’IM, ŞAİR’İM, YAZI’YOR’UM
Hâr Dergisi, 8. sayı, Kasım-Aralık 2010.

























1/ “Kadın Şair”: Şiirde Cinsiyet Ayrımcılığı:


Yakın bir zamana dek "errkekk şairler" (=poet), kadından şair olup olamayacağını merak eder, nezih edebiyat ortamlarında tartışırdı: “Kadından da şair olur mu, hadi canım?” Elinin hamuruyla, karnında çocuğuyla ne yazabilir ki yatak süsü, pencere demiri?


Bugüne dek “kadın şairler” (=poetess), edebiyatımızda parmakla sayılan, parmak ucuyla gösterilen, şiirde cinsiyet ayrımcılığının özneleri olageldi... Nesneleri mi demeli yoksa? Bu ayrımcılığın nedeni şiir yazan kadın sayısının az olması mıdır? --Şiir yıllıklarına ve antolojilerine bakıldığında, yaklaşık yirmi erkeğe karşı bir kadın ayakta durur-- Kadının şiirdeki yerini sınırlamak, şairi şiiriyle değil de cinsiyetiyle sınamak mıdır yoksa?

Edebiyat tarihimizdeki bu ayrımcılık Divan Edebiyatı’na dek uzandığı ve o devirdeki kadın şairlerin hikâyeleri günümüzde bile ilgi gördüğü için; medyayla, internetle, globalleşmenin tüm ağıyla kapitalizmin, edebiyatımıza çöreklendiğini söylemek yeterli olmaz. Hatta bunun, feminizmin tarihsel gelişimine bir bilinçaltı tepkisi olduğunu söyleyip, işin içinden çıkıvermek de yanlış olur... O halde nedir “kadın şair” kavramını bu denli estetik ve pragmatik kılan?

“Kadın” ve “erkek” birbirini tümleyen, bir diğerinin sınırında başlayıp biten; evreni, doğayı, yaşamı paralel düzlemlerde paylaşan, aynı fakat ayrı öznelerdir. Madde dünyası için biri olmadan öbürü de var olamaz. Benzeşen, ancak farklı kırılma noktaları olan gelişim çizgileri izler. Tümün iki eş parçasından biri olan --ya da birini iki kere aynı kılan-- “kadın”, edebiyatta daha estetik kabul edilir ve yar, ana, bacı, eş,...vb. türevleriyle, veya sadece “kadın” sözcüğünün yarattığı erotizmle, edebî metinlerin hemen hepsinde yer bulur. Şiir yazan kadınların “kadın şair” olarak tanımlanmasında, şair kimliğinden ziyade kadınlığının ön plana çıkarılmasında, bu estetik güdümlenme rol oynayabilir.

Bir diğer neden, dünyada ve ülkemizde baskın erkek erkinin sanata dayatılmasıdır. “Sanatçı” ruhları zihin kafesine tıkılı olanların barutunu doldurduğu, bu tür ataerkil tartışmalar, maalesef birtakım “ciddi” dergilerin sayfalarını işgal etmiştir. Neticede saygıdeğer errkekk şairlerin bir türlü karar veremeyişine rağmen, kadın şairler hâlâ şiir hayatına devam etmektedir.

Her ne sebeple olursa olsun, şiir yazan bir insanın, kadın ya da erkek olarak belirtilmesi, Prometheus’un ateşiyle kağıt sunakta buluşan, yaratının cehennemiyle yüzleşen, yarasını açıp bakma cesareti olan bir “sanatçı”nın X kromozomuyla sınırlanması, toplumsal cinsiyet rolüyle sınanması çok gülünç ve ilkeldir. Bu yanlıştan bir an evvel sıyrılmak ve literatürden “kadın şair” kavramını kaldırmak gereklidir. (Umarım zamanla, edebiyatın bu uyuşmuş biliçaltı temizlenir...)

2/ “Kadın Şair” Dosyaları:

“Kadın şairleri” konu alan dosyalar hazırlanmakta ve kadınların ortak birtakım imgelerinin olduğu (ev hayatı, çocuk, rahim, vajen, doğurmak...vb.) söylenmektedir. Hatta bu şairler birbiriyle kıyaslanıp, kadınların şiir dilinin benzeştiği öne sürülmektedir. Neredeyse tüm kadınlar aynı şiiri yazarmış gibi... Böyle bir hırsızlık edebiyatta kabul görürmüş gibi... Özgünlük ve yeni bir üslûp yaratmanın cinsiyeti olurmuş gibi...

Oysa edebiyat dergilerinin sayfaları şöyle bir karıştırılsa, ortalama düzeyde yazan en az yüz erkek şair bulunabilir; hatta bunların şiirleri incelenirse, %50 aynı sözcükler kullanılıyor olabilir. Peki neden o zaman erkek şair dosyaları yapılmaz ve bu şairlerin, şiir dilinin birbirine benzemesinde, erkek olmak etkin bir kofaktör sayılmaz? Erkeklerle ilgilenmek sıradanlık mıdır?

Yüz tane erkek şairin şiirinde geçen-geçmeyen sözcüklerin analizini yapmak ve sonuçta çoğunun aynı şeyi yazdığını söylemek ne kadar pragmatikse, bu tür “edebî” çalışmaları kadınlar için yapmak da o denli pragmatiktir... Akvaryum balıkları ya da sera çiçekleri kıvamında sergilemenin, bir fanusa doldurup görücüye çıkarmanın, polemik yaratıp şairleri rahatsız etmekten başka ne anlamı olabilir?

3/ Neden “Kadın Şair” Sayısı Azdır?:


Bir diğer merak unsuru, şiir yazan kadın sayısının neden bu denli az olduğudur. Aile yapısı, gelenek, örf ve adetler, eğitim sistemindeki eşitsizlik kadar, kadının anneliği ve çocuk yetiştirmedeki primer rolü de, kültürel aktivitelere ayırdığı zamanı azaltır. Bir çocuğun, kadının boş zamanını en az beş yıl doldurduğu düşünülürse, ortalama 2-3 çocuklu aile yapısı olan toplumumuz için, durumun önemi daha iyi kavranabilir. (Gülten Akın gibi çok çocuklu şairler, bu öngörünün dışında tutulmalıdır.)

4/ Neden “Kadın Şairler” Edebî Makale Yazmaz?:


Bu önyargıyı kırmak için Ayten Mutlu, Sennur Sezer, Gülten Akın, Nilay Özer, Emel İrtem, Betül Dünder, Gonca Özmen, Hayriye Ünal, Hilal Karahan, Gülümser Çankaya...v.b. gibi, çeşitli dergilerin dosyalarında düzenli yazan şairleri anımsamak yeterli olacaktır.

Peki, erkek şairlerin yüzde kaçı düzenli yazı yazar? %50? %25? %10? Belki daha da azdır... Elli kadın şairden onu düzenli yazıyorsa, oranlar erkek şairlerle hemen hemen aynı demektir. Sıkıcı hesaplamalara hiç gerek yok: kadın ya da erkek olması fark etmeksizin, dergilerde düzenli yazanlar hep belli isimlerdir.

5/ Şiir ve Namussuzluk:

Şiirle ilgilenen bayanlar errkekk şairlerin, dergi editörlerinin yumuşak karınlarını bilirler: Türkiye’de “bazı” şairler ve “bazı” editörler, tanıştırıldıkları bayanlara, daha ilk dakikada kur yapmaya başlar. (Bakınız: biyoloji dersi; konu: tavus kuşunun üremesi) Bu kulaktan kulağa herkesçe duyulur; takdir edilmese de, bu tarz davranışlara göz yumulur.

Şiirle ilgilenen bayanların, şiire olan tutkusu ve yeteneği oranında bu ilk engelden atlaması gereklidir. Ya sineye çekecek, başka dergilerde, etik değerlere haiz başka editörlerle şansını deneyecek; ya da “Nasıl bir ortama girdim, şairler-editörler hep sübyancı, uçkur düşkünü mü?” diye düşünerek, dehşetle uzaklaşacaktır. Türk şiir camiasındaki bu tuhaflık, belki de genç bayan şairler için bir tür ön eleme olup, kalburüstü olanlar şiir yaşamına devam edecektir.


Aslında bu durum, bir tür avantaja da dönüşebilir: Örneğin seçici kurulda sevgilisi olursa, yetenekli bayanların ödül alması ya da kitabını bastırması kolaylaşabilir! Ancak zaman saydam bir organizmadır: Bu tür kirli ilişkiler ve Alicanbaz oyunlarıyla bir yere ulaşmaya çalışanların kalemini çeler. "Etik olmayan ancak estetik olduğunu sanan" kimi editörleri ise edebiyatın dişlileri ezer geçer.

6/ Sonuç:

Edebiyatın her döneminde, ortalama düzeyde yazan diğerlerinin arasından, sadece birkaç şair sıyrılır. Genetik, ekonomik, ideolojik, sosyolojik etkiler gibi çok daha önemlileri dururken, cinsiyet, bunu belirleyen bir önkoşul sayılamaz. Şiirde cinsiyet ayrımcılığı yapılmamalı, “Kadından şair olur mu?” tartışmaları ile vakit yitirilmemelidir. Şiirin tartışılması gereken daha ciddi sorunları bulunmaktadır.



http://www.facebook.com/pages/HILAL-KARAHAN/112835882096610

http://www.poetasdelmundo.com/verInfo_asia.asp?ID=6552

18 Mayıs 2010 Salı

ŞİİRİN OMURGASINI NASIL KURU-YORUM? ŞİİRİN YAZILMA/YANILMA SÜRECİ

ŞİİRİN OMURGASINI NASIL KURU-YORUM?
BU YAZININ İLK ŞEKLİ KÜL DERGİSİ'NDE YAYIMLANMIŞTIR...

 

Şiir yazmayı bir cehennem olarak adlandırır İ. Berk. Her şairin sözcüklerin arasına sıkıştığı bir an vardır ki hakikaten cehennemi yaşamak gibidir. Hiç kimsenin şaire yardım edemediği, şiirin omurgasına müdahalenin bir kambur gibi durduğu doğrudur. Şiirin yazılma/yanılma süreci ya da şiirin omurgasının nasıl kurulduğuna dair bir yazı yazmam istendiğinde, önce uzun uzun düşündüm; sonra çocuklar gibi kendime güldüm: İnsanın en çok güldükleri, bir dönem en çok düşündükleri değil de nedir?

Şiir yazmak, biçimsel-kurgusal bir kaygı olarak olmasa bile, anlayış-yaklaşım biçimi olarak düz yazı mantığından kurtulmayı şart koşar: Şiirsel bir metinde tümcelerin yan yana yazılmasıyla, alt alta dize şeklinde yazılması, şiirsellik bağlamında bir fark yaratmayabilir; düz yazı tuzağına her zaman düşmeyebilir düzyazı şiir. Ancak düzyazı şiirde ya da düz yazı olarak düzenlenmiş bir şiirsel metinde uyaklı, ölçülü, işini kolaylaştıran bir ritmi reddeden şairin dansettiği yüzey çok keskindir; ustalık gerektirir:


neredeyse geceydi, yürüdü yüzünü yaşlı ev. gücünü
küçümsemişti yorgunluktan, yolun kuytusunda kudurmuş
otlar. her şehre aynı sokaktan girerdi yabancılar. henüz
saçını sarıyorken deniz, bu hırlayan, hıncahınç gökyüzü
müydü ayın damarlarını suya sallayan? yüzeyde bırakıp yağlı algıları,
boz-bulanık, zamanın ve mekanın bu eriyiğinden sapsız
bir acıydı dibe çöken, yapayalnız... hâlâ vakit vardı,
hiç kimseye duyurmadan, usulca ve çok saklı yürüdü
şakaklarına, pervazda sallanan acaba kim bir anlam
. (1)

Düzyazı şiir olarak kurgulanmış bu şiirsel metinde, tümcelerin yan yana yazılması, metne çok anlamlılık kazandırdığı gibi, sözün dehlizinde küflü bir gizemi de büyütür. Metinde yer alan tümceler, alt alta dizeler şeklinde yeniden düzenlenirse,

neredeyse geceydi, yürüdü yüzünü yaşlı ev.
gücünü küçümsemişti yorgunluktan,
yolun kuytusunda kudurmuş otlar.
her şehre aynı sokaktan girerdi yabancılar.
henüz saçını sarıyorken deniz,
bu hırlayan, hıncahınç gökyüzü müydü
ayın damarlarını suya sallayan?
yüzeyde bırakıp yağlı algıları, boz-bulanık,
zamanın ve mekanın bu eriyiğinden
sapsız bir acıydı dibe çöken, yapayalnız...
hâlâ vakit vardı, hiç kimseye duyurmadan,
usulca ve çok saklı yürüdü şakaklarına,
pervazda sallanan acaba kim bir anlam
.

şeklini alan metindeki çok anlamlılığın ve gizemin azalacağı görülür. İlk haliyle, “yorgunluktan gücünü küçümseyen” özne hem yaşlı ev, hem de otlar olabilecekken, diğer haliyle bu özne sadece otlarla sınırlanmış olarak algılanır. Şiirin ikinci şeklinde kullanılan nokta işareti ve bir diğer dizeye alt satırda başlanması, zihinde bir sınır oluşturur. Yaşlı evin yürüyüşünde başlayan zihinsel sahneleme yok olur bir anda...

her şehre aynı sokaktan girerdi yabancılar.” tümcesini, “henüz” sözcüğünün takip etmesi, tümceye bir bitmemişlik duygusu kazandırdığı gibi, arkadan gelene merak uyandırır: Yabancının şehre girmesi, evin yürüyüşü, evin yüzünü yürüyüşü ve şehre hep aynı sokaktan girilmesi, öznenin kendi içinde bir yürüyüşü olduğunu anımsatıyorken, birdenbire bıçak gibi saplanır bu tuhaf “henüz” öznenin algılanışına... Ayrıca “henüz” denizin saçını sararken gökyüzünün hırlaması, hazırlanılmamış bir hesaplaşmayı da çağrıştırır. Peki, tüm bu yan anlamları/ara sokakları metnin diğer halinde görebilir miyiz? Eh işte, iç güveysinden hallice...

İlk metinde derinleşen kim diye sorulabilir: Hesaplaşma mı, acı mı, deniz mi; yoksa ev mi yürür kendi içine adım adım? İkinci metindeyse yalnız acıdır dibe çöken. İlk metinde, “hiç kimseye duyurmadan, usulca ve çok saklı” yürüyen, yüzüyle (belki yüzleriyle) hesaplaşan ev yaşantısıyken, yani bir insanın mahremiyken ve aslında paragrafın en başına dönülüyorken bu sözcük oyunuyla; metnin diğer halinde yürüyen, sadece kuru bir anlamdır! O halde düz yazı olarak kurgulanmış şiirsel bir metin, kırık uçlarıyla her yöne filiz verebilir ve dizelerin bölünmesi, söze yaldızlı bir sunak olabilir.

Bir başka önemli konu da, şairin hiç kimseye benzemeyen bir üslûbu ve ritmi şiirine yerleştirmiş olmasıdır. Hemen her şeyin yazıldığı ve hemen tüm imgelerin kullanıldığı şu 2000li yıllarda, elde kalan son erzakla iyi şiir pişirmelidir şair. Örneğin, defalarca yazılmış/ufalanmış bir sözcük-durum olan “şafak”, usta bir elde yepyeni bir imgeye dönüşebilir:

:kabarıyor kent. diliyle yokluyor son kez
kulağını yosma gece: ısırıklarla uyandırıp
kenti ıslak, uyumaya gidecek sıcak
yatağını bırakıp ete aç güne
. (2)

Özgünlüğünün yanı sıra, yukarıdaki şiirsel metnin iç uyaklarından, ses uyumlarından da söz edilmelidir: kabarmak-kulak-ıslak-sıcak-yatak sözcüklerinin “-ak” uyağı ve “ı” ile “k” harflerinin özellikle çok kullanılması, şiire sert bir ritim kazandırır. Alkol kokan bir kovboyun, bir otel dilberiyle gecesinin bitişini anımsatan bu dizeler, hissedilen o acımasızlığı belki de böyle sert bir ritimle verebilir. Şiire iki noktayla başlanması da, şiirin şafağın bir tanımı olması açısından üzerinde durulması gereken bir durumdur.


Şiirde bir diğer önemli konu da, b o ş l u ğ u n dizeler arasına nasıl yerleştirileceği ve dizenin nasıl y a l n ı z bırakılabileceği sorunudur. Gerekirse sözcük tek bir sayfayı kaplayabilmeli, tüm metinden ve takip eden dizelerden ayrı kalıp, kafasını dinleyebilmelidir. Okuyan, sözcüğü o yalın/yalnız haliyle sevecek ve öyle ki okuduğunu boşluğun belirlediği bir duygu durumla algılayacaktır. Dizeler arası boşluk, şiirin omurgasına gerekirse r a k a m l a r l a, gerekirse y a n a k a y d ı r m a larla eklemlenir:


1/
gecenin en mahrem anları
sevginin kabaran gövdesi

2/
öpüşün izini sürer
düşürülmüş bir koku

3/
soluk
rüzgarını cebinde taşır

kulak memesinden boynun kuyusuna
yuvarlanır
dikkatsiz bir fısıltı

ten, soluğun her haline hazırlıklıdır

4/
eski sevgililerin teğet geçtiği
iç içe iki çember
tenin cismi ve rengi

bu yüzden kalabalıktır
sevişmeler

5/
insan
kuyruğunu kemiren yılan

6/
insana dair ne varsa
kabullenilir
ne yoksa

bir yerine gelir ki gece
(3)

Kitapta “ten, soluğun her haline hazırlıklıdır”, “insan/kuyruğunu kemiren yılan” ve “bir yerine gelir ki gece” dizeleri sayfada tek başına bırakılmıştır. Sayfada yalnız bırakma, ya da bir şekilde dizeyi metinden ayırma, güçlü dizeye daha çok dikkat çekeceğinden, şiirin cesaretini ve özgünlüğünü arttırır. Dize bazen o kadar güçlü olur ki, tek dize bir şiir olabilir:

VEDA
seni seversem gürültü olur
(4)

İç konuşma kolâjları şiire lirik bir yapı kazandırabilir. “Genç kızlar sevda şiirleri severler” der C. Süreya. Vazgeçemediğimiz sevda şiirleri belki en güzel iç konuşma kolajlarının kullanıldığı bir metinle kurgulanabilir:


sakin bir kasım kımıldıyordu dışarıda: otların
gürültüsünden ürküyorlardı, korkunç ürküyorlardı
musluk damlasa, ayağı kaysa bir çekirgenin. çıldırmış
rüzgârın kasıklarında çatlıyordu aç
bıraktığı ağaçlar. ne söylediğinden değil,
nasıl söylediğinden etkileniyordu kadın:
konuşmuyordu da sanki sıcak bir somunu
ortadan ikiye ayırıyordu: “eski aşklarıyla başka
bir yaşamı olabilir mi insanın? hadi, esirgeyin
tedirginliğinizi, yanıltın beni!” korkuya
alışmıştı kadın, geri dönemezdi.

uzun uzun topladı saçlarını:
yokken sevildiniz siz, hiç olmadığınız kadar,
bilmeseniz gider miydiniz?” eski kentlerini
dolaştı yüzünün ve merak etti: “başlangıcı sonucundan
tanıdığımız yıllar mıydı? akrep ve yelkovanın terazisi
sanıyorduk dengeyi.” belli belirsiz gülümsedi,
ışıdı çocuk dişleri: “delirdikçe öğrendim MU,
tahterevalliyi seviyordu zaman
ve ağrı hep ağır geldi
." (5)

Şiirin yazılma sürecini anlatmaya çalıştığım bu yazıda şiirimi kurarken dikkat ettiğim belli başlı özellikleri belirttim. Yine de dize nasıl oluşur, ses uyumunu ve uyaklarını korumanın dışında, sözcük nasıl seçilir anlatabilmek çok zor. Şu bir gerçek ki, “şiir bir kuyumcu elidir” (6); dizenin o ilk ham halinin üzerinde hayli çalışmak gerekir: Çünkü şiir yıllanmış şarap gibi tadını bulur... Bu nedenle şiirin son-pişmiş hali esinden, ilhamdan ve imgenin esnekliğinden daha çok, şairin üslûbuna bağlı değişir.

________________
1---“Yürüyüş”, GİZ VE SİS, Hilal Karahan, 1. Basım, Kül yay., Kasım 2004, Ankara, sayfa 10.
2--- “Şafak”, GİZ VE SİS, Hilal Karahan, 1. Basım, Kül yay., Kasım 2004, Ankara, sayfa 23.
3--- “Geceye ve Sevgiye Dair Farkındalıklar”, TEPENİN ÖNÜNDE, Hilal Karahan, 1. Basım, Kül yay., Mayıs 2003, Ankara, sayfa 41.
4--- “Veda”, TEPENİN ÖNÜNDE, Hilal Karahan, 1. Basım, Kül yay., Mayıs 2003, Ankara, sayfa 37.
5--- “Ex Duhul”, GİZ VE SİS, Hilal Karahan, 1. Basım, Kül yay., Kasım 2004, Ankara, sayfa 65.
6--- “Şiir”, İÇ SÖZLÜK-BİR GÜNÜN ÖZETİ, Hilal Karahan, 1. Basım, Kül yay., şubat 2003, Ankara, sayfa 47.