HİLAL KARAHAN'IN ŞİİRİ VE KİTAPLARI ÜZERİNE YAZILMIŞ ELEŞTİRİ YAZILARI

BİR İÇSÖZLÜK ŞAİRİ: HİLAL KARAHAN
ERSAN ERÇELİK
"TEPENİN ÖNÜNDE" KİTABINI ELEŞTİRİ YAZISI-2004

“eski sevgililerin teğet geçtiği
iç içe iki çember
tenin cismi ve rengi” "Geceye ve Sevgiye Dair Farkındalıklar"dan...

RUHU GEZGİNLERE İNCE SÖZLER

Hilal KARAHAN, 1977 doğumlu. Şairin geçen yıl çıkan ilk şiir kitabı TEPENİN ÖNÜNDE adını taşıyor. Kitap, 1995–2003 arasında yazdığı şiirlerden oluşmuş.

1. Bölüm: Suyun Köşeleri

Suyun Köşeleri adını taşıyan ilk bölüm, yedi şiir başlığı altında yer alan çeşitli şiir dallarından oluşmakta. Kısa kısa dizeler, anlamı geniş tutmak için rafine bir anlatım tercih edilmiş. Örneğin bölümün son şiiri “Veda” tek dizedir:

“seni seversem gürültü olur.”

Bu zor bir yoldur. Çünkü böyle şiirler, şairinden ustaca bir işçilik bekler. İncelik ister... KARAHAN bu ilk bölümde zaman zaman bu ustalığa erişiyor. “Ankara’da Yağmurlu Bir Akşam”daki şiirlere bakalım:

“2/
sokaklar
alışkanlığın ördüğü ağ

ekmek kokusu gibi bulur
evlerin yolunu akşam

3/
şakaklarımda taşlık yol
ta on altı yaşımdan

insanın ömründe çıktığı
en uzun yolculuktur akşam

4/
tarihin ellerinden tutar
inceliğin gücü

inceldikçe sivrilir
zaferlerin külü”

Zaman zaman tanımlamaya yakın açılımlar var şiirlerde. Ancak bu açılımlar, imgenin şairde yarattığı iç ses ve anlamlandırmalardır. Bazı anlamlandırmalar çok öznel ve anlamsızlığa varacak şekilde dizeleştiği için, okuru zorlar. Örneğin “Suyun Köşeleri”ndeki şu dizeler:

“yalnızlığa meyilli satranç tahtasından
durup durup gül kırıyordunuz
yüzünüzle teniniz arasında
sıkışmış bir liman”

Şiirlerde uyak gözetilirken, şarkılardaki nakarat gibi tekrarlı dizeler anlatımdaki akışı güçlendirmiş. “Tütün Islağı” buna iyi bir örnektir. Bu ilk bölümde ince buluşlar yer alır dizelerde:

“bilmiyordu ki nereye gitse
kendini de yanında taşıyordu”,

“çölü geçebilir mi kum fırtınası”,

“söz arasında yaşanır aşk
suskuyla beslenir
seni susuyorum”.

2. Bölüm: Tepenin Önünde
Şiir, Söz Denen Kılıçla Yoklar Kendini

İkinci bölüm kitapla aynı adı taşır: Tepenin Önünde. Kitabın en güzel şiiri “Geceye ve Sevgiye Dair Farkındalıklar”dır. Hilal KARAHAN burada yeni farklar yaratmış, okuyucuyu da bu farklı olana davet etmiş:

‘‘1/
gecenin en mahrem anları
sevginin kabaran gövdesi

2/
öpüşün izini sürer
düşürülmüş bir koku

3/
soluk
rüzgârını cebinde taşır

kulak memesinden boynun kuyusuna
yuvarlanır
dikkatsiz bir fısıltı

ten, soluğun her haline hazırlıklıdır

4/
eski sevgililerin teğet geçtiği
iç içe iki çember
tenin cismi ve rengi

bu yüzden kalabalıktır
sevişmeler’’

“Nesne Dünyasında Akşamın Karşılanması” adlı şiirde ses, kar, yaprak, toprak, nehir, bulut ve güne dair sırlar fısıldar:

“4/
utandı toprak
ıslak yarığında

kükreyen baharın

5/
nehir yorgundu
okyanus anlamaktan”

Bu şiirlerin kendileri çok kısa ama içerikleri uzun ve yoğundur. “Zaman, Sıradanlık ve Nesne Dünyasına Dair Farkındalıklar” bu kadar başarılı olmasa da, nesnelere yönelişiyle ilginçtir. Nesneler ve nesnelerin bakışıyla dünya vardır. Nesneyle sesler arasındaki iletişimse, “Yorulursa Bir An Anlaşılmaktan Yoğrulan Tanrı Şiiri”nde ortaya konur. “Yalnızlık-Özgürlük Sarmalı Üzerine Beş Kuram” yine kısa, ama cümleye yakın bir anlatıyla aktarılmıştır. Zaman zaman aforizmayı hatırlatan, bilgece sözlerin, tanımların yer aldığı şiirler:

“1/
yalnızlığa mahkum olur
özgürlükte sınanan

2/
yalnızlığın düğümünden
özgürlüğü çözme çabası

düşünce tarihi 

5/
tuğlamız yalnızlık
yaşam duvar ustası
özgürlük karıyor harcımızı”

“Tepenin Önünde” adını taşıyan şiirin ikinci bölümü oldukça başarılıdır:

“duydum” dedi kırılırken dal
“insan sadece kendine dönüşür

cama üfleyen ayna

insandır en ağır insana”

3. Bölüm: İç Sözlük

İç Sözlük’e şöyle başlıyor şair:

“--bilge
kılıcını
diliyle yoklar--”

Burada, şairin değindiği temalar, bir sözlük gibi sıralanmış. Acı, Evlilik, Huzur, Lakırdı, Mimozalar, Sözcük, Şiir, Tehlike, Uzaklık adını taşıyan şiirler, şiirin söz denen kılıcı diliyle yoklaması gibi! İnce buluşlar, keşfeden görüşler var bu kısacık şiirlerde. Bu bakımdan Özdemir Asaf, Sina Akyol şiirlerini anımsattı bana. “Acı”yı tadalım:

“sözlerin kını yoktur
söylendiği gibi dursun”

“Evlilik”e bakalım:

“birbirine yaslanan
iki ağaç

kendi gölgesinde yaşlanan”

“Uzaklık”ı keşfedelim:

“kim kimin acısını anlasın
herkes kendisiyle örtülü”

Sözlükteki diğer şiirler ise yeterince beslenmemiş, çiçek verememiş gibi duruyor...

“Bir Günün Özeti” adlı şiirle son bulan kitap;

“herkes yüzünü ateşinden tanır”,

“yaşam, ölüme bir adım
saklandığımız

arasında akşamın”

gibi dizelerde inceltilen, neştere vurulan bir anlatım hâkim. Kısa şiirler, düşünceyle beslenmiş, uzun hikâyelere sahip olmuşlar...

Şiir, söz denen kılıçla yoklar kendini! Hilal KARAHAN’ın şiirleri de, zaman zaman düşünceyi barındıran bir incelikle yokluyor kendini... Baharın gelmesiyle piknik zamanı geldi. Bir “tepenin önünde” sofra kurup, bu şiirleri okuyup bir yoklayın. Bakalım hangi şiirler sizi yoklayacak?!...


GİZ VE SİS
ZEKİ KARAASLAN
GİZ VE SİS KİTABI HAKKINDA ELEŞTİRİ YAZISI,
ŞİİRİ ÖZLÜYORUM 10’DA YAYIMLANDI (ŞUBAT-MART 2005)

“Giz ve Sis” şiir kitabı içerik bakımından birbirinden ayrık, ama imgeli ve gizemli dizelerden, kıtalardan meydana gelmiştir. Türkiye’nin mozaiği içindeki macerası hayli derin, öze inilerek yazmış Hilal Karahan. Şair 96 sayfa ile şiirin derinliğine inmeyi başarmıştır. Bu yönüyle Giz ve Sis şiir kitabı reel bir pencereden karanlıklara ışık olmayı arzu etmiştir. Kelime oyunları vardır. Ses ve ritme önem verilmiştir. Kitabın dış kapağındaki şiirle başlamak doğru olacaktır:

kahveden bir yudum aldı ve incindi
bileklerinin duruşundan. hırsla dolayıp parmaklarını alnına,
güvende hissetti yeniden ve alıştığını ayrışmaya:
“aşk bir ilişkinin neresidir Mu?
algıların yuvarlanması, duyarlığın yumuşaması,
kesinliğin keskinleşmesi bir anda mı olur,
yoksa yavaş yavaş mı?” kanın kıpırtısız
pıhtılaştığı geceyi itti: “kekeme bir kentin
sokaklarında dolaşıyordu karanlık.
kalabalıktan korkup…” üşümüştü, kendini henüz anlayan
birini giyinip oturdu adam. “...koluma dokunmuştunuz.
yan yana yürüyoruz sanıyordum oysa siz sessizce
gövdenize gömülüyordunuz. sizi içimden
atabileceğim zamanlardı, ama
acıyı boşluktan daha çok seviyordum.

Hilal Karahan burada iki zıt kutbu birleştirmek isterken, çıkmaza da sürüklenmektedir. Aydınlıkla karanlığı birleştirmeye çalışmaktadır. “Aşk bir ilişkinin neresidir Mu?” derken, sevgi duvarını aşmadığı görülmektedir. Demek ki Hilal Karahan şiirlerinde içe dönük, kapalı, dışa açılımlı, kaotik bir dil örgüsü vardır! Yine Hilal Karahan’ın şu dizeleri onun şiire ve gerçeğe bakışını bakın nasıl yansıtıyor:

irkilmez böcek kapılardan geçerken
kimlik: büker ünlemleri ‘ben kimdiniz?'

İşte burada sual edilen kimlik kime ait acaba? Belki de sümüklü böcek kisvesine bürünen insandır. Burada ikilem vardır:

nesnede gördüğünü sever bilinç.

Nesne, bilinç, böcek, kimlik, ünlem her biri ayrı ayrı birer arayıştır. Demek ki Hilal Karahan özü ile barışıktır ve kendi kendini şiirle eleştirebiliyor. Onu kutluyorum.

ben kiralık kalem buradayım
yazdığımdan öğrenirim yaşadığımı
bu kurşun, bu nereden girmiş niyazi sayın sandığı
ısırıklarla abanır kapağıma karıcığım bir yaşam
//
ben kiralık kurşun kalem

Burada özel yaşamıyla günlük yaşamı perçinleştirerek, şairane bir pencereden görmeyi, hayatı sorgulamayı başarmıştır.dizelerin uyumla yerli yerine oturması bir zeka oyunu, bir esindir. Telve edilmiş bir tarzla harmanlanmıştır.

—çayını soğuk seven bardak, kayserili
ve çıplağından utanmayan konsol ve soluyan
soğuk bir ahize, kirli:—

geceyi odaya dolayan yer.

Hilal, benliğindeki yöreyi çayı soğuk seven, çıplaklığı ile utanmış ama yine de yüz ifadelerini buzlu bir ahizenin kiri gibi görmüştür. İşte burada insanın içi ile barışık gibi tezat oluşumuna haiz dizeler yaratma becerisi vardır. Düşte gezmeyi irem saymıştır. Belki de burkayı kullansaydı daha isabetli olacaktı. Yine de Hilal Karahan ümit aşılamıştır güneşli yüreğine.

ardına yaslanır eteğini indiren deniz
rüzgâr arasında kımıldanır,

Bu dizelerin tamamı tasvirseldir ve denize giren mayolu bir kadını canlandırmaktadır. İşte Hilal burada hayal gücünü akılla harikülade birleştirmeyi bilmiştir. Serbest, lirik, uyumlu, estetik yazmakta ve okuyucuda hem haz hem de ürperti uyandırmaktadır. Yani her okuyan kendinden bir şeyler bulabilir.

Son dönemde gerçekçi görüş Hilal Karahan, Gülsüm A. ve Özlem Tezcan gibi bayan şairlerde, kendi dışında objektif olarak sosyal konuları, sloganvarinin dışında gizleyerek, imgeleri yerli yerine oturtarak sembolize edildiğini önermektedir.

:kabarıyor kent. diliyle yokluyor son kez
kulağını yosma gece: ısırıklarla uyandırıp
kenti ıslak, uyumaya gidecek sıcak
yatağını bırakıp ete aç güne.
güvenlik duygusu mu bu usul doluyor derdini deniz.

Şimdi bu dizeleri yazarken Hilal Karahan sosyal, psikolojik ve estetik barınaklar aramıştır. Geceyi bu sefer de yosma bir kadına benzeterek sistemi sorgulamaktadır. Etrafına duyduğu insancıl duygularını şiirle tatmin ederek gidermektedir şair. Sanki Hilal Karahan bu şiirleriyle çocukluğunu yaşamaktadır.

—göğü izinsiz aralayan
ağaçlar daha mı serseri
kuşları tanıyandan?—

Hilal Karahan çıplaklığın, sadeliğin, özün, özenmesi açısından faydalı olacağını savunmaktadır. Zaten “Giz ve Sis” kitabındaki şiirleri bunu açıkça göstermektedir. Şeffaflığı ön plana çıkarmaktadır. Hilal sevdiği dizeleri sanki puntolamış ve içindeki siyasi görüşünü de dolaylayarak yansıtmıştır.

—komik değil mi, bir dehliz kımıldar
yarığında ve kovulmuş
bir çocuk, salça kokan—

Şair burada arzu ettiği bir yaşamı aşikar etmeye çalışmıştır. Bu günkü kokuşmuşluğu, vurdum duymazlığı, aymazlığı dize dize vurgulamıştır. Yarığına atılan dehlizi salça kokan çocuğa benzetmesi, onun yüreğindeki acıyı gösterir. Hilal her şiirde farklı davranış ve duyguları dile getirmeyi başarmıştır.

kanepede bir kadın bir adamı öper. kanepede bu kadın,
bu adamı delice öper, içine çekerek
öper, içini çekerek. civa mıdır
ne soluğu, kafesine ağır

Bu dizelerde Hilal Karahan bir ve öper kelimelerini fazlaca kullanmıştır. Oysa şiir az kelime ile çok şey anlatabilmektir. “kanepede kadın adamı öper/ bu adamı delice içine çekerek” deseydi daha gizemli olacaktı. Kim bilir belki de burada şairin kendi (benini) objeleme arzusu vardır. İşte şair içinde taşıdığı ruhla, tanrı olma içgüdüsü taşıyorsa, en güzel şiirlerin yazılması kaçınılmazdır.

çiçek kahvaltıya oturur,
yağmur yüzünü denize dönmüş,
şair ve karısı balkonda üşümüş,
içeri girer.

Burada farkında olmadan içsel duruş dışa vurulmuştur. Şiir dili, düş ve sembollerle doğayı en narin yerinden uyararak aşkla meşki birleştirmiştir: Çiçek, deniz, şair ve karısı, balkon, üşüme... Tam ahenkle sıkı sıkıya bağlı, yerli yerine oturmuş şiir.

Bu kitaptaki şiirlerde ironiye, imgeye, uyuma, estetiğe... özenerek önem kattığını bize göstermektedir. Bugün çokları yatlarda, jakuzilerde, köşklerde, mercedeslerde gezerken, insanlar ekmek bulamazken ve her gün barış adına binlerce insan öldürülürken elbette şiir yazılacaktır.

:uçkurunda evini sürükleyen
kendinden geçerek kendine dönen seyyah
bile olamamış seyyar kaplumbağa.
//
sırtı okşanmış bir öğle bu, gözlerine değecek
ve toprağa düşecek konuştukça
yabancılaştığın sancı.

Sanki Hilal Karahan kozmik aşkı kucaklamış. Güzelliklerle gerçekleri absorbe etmiştir. Adeta kitabın sonunda dizelerle oynamıştır. Toplumsal ve gerçekçi şairler gibi en önde yürümeyi de istemektedir. Çevremizde yaşanan sıkıntıları şiirlerinde, safları orijinal olarak göstermeyi ihmal etmemiştir.

ne zaman uzansam kuşkunuz düşer önüme.
bir kayayı örerken varlığını unuttuğunuz
ve her nasılsa göz bebeğinize açılan
uçurumu düşerim, sizi size anlatabilmek için.
kendini kin ve öfke ile savunmayı henüz öğrenmemiş
bir çocuk solumasa, çatlağınızdan sızabilmek için sarsılmazdım
:sizde neler yaşayacağım bir bilseniz.

Burada şairin saunaya giderek arınmasıyla, düşlerinde hamama gidebilen bir çocuğun temizlenmesi açısından ilişki kurulabilmektedir. Hilal Karahan gençliğin cilvelerini şiirle en güzel gösterebileceğinin ve en gizemli şiirleri yazacağının işaretini vermektedir.

Hilal Karahan, bir kadının denize nü tenle de girebileceğini veya mayosunu çıkarıp atarak, kendini suyun çıplaklığına, suyun saflığına da bırakabileceğini şiirleriyle özetlemiştir. Şiirdeki üslubu ve tarzı iyi bir şekilde izah etmiştir. Tarzında suyun akışkanlığı vardır. Şiirlerinde Türkçe’yi hakim kılmıştır.


VEDA
HASAN EFE
"VEDA" ŞİİRİ ÜZERİNE YAZILMIŞ ELEŞTİRİ YAZISI
AKATALPA, HAZİRAN 2003, SAYI:42, SAYFA:2’DE YAYIMLANMIŞTIR.

VEDA
Seni seversem gürültü olur.
(Hilal Karahan, Kum, Haziran 2002, sayfa:6’da yayımlanmıştır.)

Hepi topu dört, başlığıyla beş sözcüklü şiir(cik). Öykü(cük) de denilebilir.
Dilbilimsel bakışla koşullu bir tümce diyebiliyoruz. Peki bu tümceyi (öykücüğü) şiirsel kılan nedir? sorusu takılmıyor değil usuma.
Karahan’ın Veda’sı bence, öyküyle şiiri içleştiriyor bir yerde.
Dizenin bendeki bir başka çağrışımı; “Kapılma rüzgârıma çeşidim olursun.”, “Bakarsan ölürüm, takarsan görürüm.”, “Âşıksan bas saza, şoförsen bas gaza.”, “Bir sana bir de sabah uykularına doyamadım.”, “Nazar etme ne olur, çalış senin de olur.”... gibi dolmuş ve duvar yazılarıdır.
Koşullu bir yargıdan söz ediyor Veda’da şair. Bu tümcede öyküyü oluşturan unsurların tamamını göremesek de sezebiliyoruz. Ben ve sen yani kişiler ile olay belirgin olmasına karşın yer görülemiyor ilkin. Bu, sevginin, sevgililerin var olduğu bütün mekânları kapsar.
Sevi etkileşiminin olabileceği bir olgudan kaçınmadır buradaki yargı. Yani, gerçekleşmemiş, düşte varlığı hissedilendir koşula bağlanan.
Ben’in isteği gerçekleşirse önüne geçilemeyecek olaylarla yüz yüze gelinecek. Duyguyla değil düşünceyle atılan adımlar gelecekte ben’i daha güvenli kılıyor. Bu nedenle ben, kendi iç kıpırtılarına ket vuruyor. Engelliyor kendi sevgisini.
İleride doğabilecek olan tehlikelerden kaçınmak için veda ediyor sevgiye, diye düşünüyorum.
Öykü(cük), gerçekleşmeyen sevgiyle sonlanıyor. Bunu, öykünün kurgusu olarak da düşünebiliriz. Bu beş sözcükte sıralanan serim, düğüm ve çözümü şöyle açabiliriz. Elveda (sevgilim,) seni seversem (eğer, yaşamımda) gürültü olur. (Bu nedenle terk ediyorum seni!)
Bence iyi bir öykü, düzyazının şiiridir. O, her şeyi anlatmamalı, sezdirip hissettirmeli... Her okur, kendi çağlayanını akıtmalı okuduğu öyküde. Bu yönüyle şiirle öykü kesişir bir yerde.

Şiirsel Olarak Okunduğunda Çağrışımları Daha Farklıdır Veda’nın.
Başlık bir imgedir bu şiirde.
Vedalaşılan sevgisizliktir burada bana göre. Bir bakıma da yalnızlık. Sevgi, bireyle (canlı-kişi) nesne arasındaki duygu etkileşimidir. İki varlık arasındaki gelgittir, bir yerde. Bunun etkili olabilmesi için kişiler arasındaki isteğin karşılıklı olması kaçınılmazdır. Şair, yalnızlıkla vedalaştıktan sonra apayrı bir sevgi yaşamına varıyor.
Arkadaşlığın her başlangıcı bir tanıma değil midir?
Elbette yeni bir yaşamın gürültüleri olacak. Sevinin belirdiği güne dek, bireyler ayrı dünyaların insanları oldukları için yaşamın zıtlıklarını birbirlerinde eritme yolları arayıp çatışmalar başlayacak, tatsızlıklar ve tartışmalar onları bir yumak gibi saracak.
Dizelerde kendini belli etmeyen ben, olabilecekleri bildiği için sevme edimini bir koşula bağlıyor. Bu, geri atılan bir adım değil, tehlikelere karşı bir sezgidir. Gürültü sözcüğündeki çağrışımın etkisi giderilemeyecek boyutta bir tehlike olarak düşünülmemeli. Nasıl ki sınıftaki öğrencilerin gürültüsü öğretmen derse girdiğinde, çocuklarınki de anne babanın uyarılarıyla kesilirse, aşkın gürültüsü de sevgiyle kesilip pekişir.
Aşk ve sevgiyi ayrı ayrı sezdiriyor şair, bu dizede.
Koşul aşkta, yargı da sevmededir.
Başlıkla birlikte anlamlandırmalıyız diye düşünüyorum bu dize şiiri.
Başlıksız şiir olur mu?
Elbette olmaz, ama çoğu şiirlerdeki başlıklar dizelerdeki anlamı doğrudan kendi içine almaz, onlarınki sezdirme, çağrışım ya da genel bakış olabilir belki; oysa buradaki başlıkta (veda) doğrudan bir anlamlandırma söz konusu. Bunu, düşünce dizimi dışında tutarsak şiiri açmamız olası değildir. Sığ bir şiirle karşılaşırız o zaman.
Şiirde sözcüklerin azalması çağrışımların çoğalmasıyla orantılı mıdır? sorusu takılıyor usuma ne zamandır.
Kim bilir?
Belki de...


GECİKMİŞ MUMYA ÜZERİNE OKUMA NOTLARI

FATİH YAVUZ ÇİÇEK
http://www.bayflower.blogcu.com//
27/8/2010 • Kategori: Denemelerim , Deneme

1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alan Gabriel Garcia Marquez’in okuduğu kitaplara ilişkin şöyle bir tanımlaması vardır: “Kitabın ilk cümlesi laboratuar görevi görür.”

Birkaç gündür Hilal KARAHAN’ın, Mühür Kitaplığından Haziran 2010’da çıkan, “GECİKMİŞ MUMYA” isimli şiir kitabını okuyorum. İlk cümlede, şair, kitabını “sevginin krallığında neşe duyanlara” ithaf ediyor.

Sevgi ne yüce bir duygudur değil mi? Sevgiden yola çıkarak, ilk cümlenin analizini, “İnsanın bedeni kovan gibidir. Bu kovanın peteği, balı da aşktır, sevgidir. Aşkı sevgiyi alıverdin mi, beden sadece dış kabuğu olan içi boş bir kovandır. Gönlüne hikmet çiçeklerinden bal topla da sevgiyle dolu petekler ör” diyen Mevlana’nın, sevgiye bakışını yansıtan aynasıyla yapmak mümkün.

1. Bölüm: Sesin İlmekleri

İlk cümleden sonra kitap, “Burnu Büyük Erguvanlar Baladı” isimli şiirin

“uzun zaman oldu görüşmüyoruz erguvanlar ve soluğunuz
uzun zamandır sesinizi gökyüzünden tanıyoruz”

dizeleriyle başlıyor. Lirizmin yoğun olarak hissedildiği şiir, ‘z’ sesiyle oluşturulmuş bir ritimle birlikte, su gibi akıcı ve kaygan ilerliyor.

“ıtır kokusu, yasemin çayı, öğle vakti biliriz;
sade ve güneşli günleri seversiniz,
kapı önlerinde sessiz güler buluruz sizi”

Şair, dört şiirin yer aldığı ilk bölüme “Sesin İlmekleri” ismini verirken, özle birlikte, biçimsel kurgulamaları da belirgin bir şekilde öne çıkarmış. Bu tercih kitap boyunca, bütün şiirlerde çok net görülüyor.

2. Bölüm: Şizofren Tragedya

“Şizofren Tragedya” başlıklı ikinci bölümün ilk şiiri olan, “Bir Pazartesi Kentini Terk Eden Valiz”de, biçim ve özün düzyazıyla uyum çabası zirveye ulaşmış. Bu şiirde giderek anlamsızlaşan toplumsal karmaşanın, şizofreni metaforuyla bireyin iç dünyasındaki gelgitleri ve tepkimeleri yansıttığını düşünüyorum.

3. Bölüm: Hendek Musiki Cemiyeti Beraber ve Solo Saz Eserleri

Kitabın 3. bölümü, “Hendek Musiki Cemiyeti Beraber ve Solo Saz Eserleri”, şairin şiirlerinde beslendiği kaynağın net olarak algılandığı dizelerden oluşuyor diyebiliriz.

Şair, “Huşû Kuşu (:Bestenigârdan Eviçe Ney Taksimi)” isimli şiirde,

“… huzuru mu arıyorsunuz
kardiyak kilerde?

sevgiyle silin korkuları
silkinin, kalbi pelviste sananlar!


sese doymuş bir dil taşıyabilir
tümceyi ve her şeyi
ve herkesi bağışlar…”

derken, metafizik, musiki, fen bilimleri üçlüsünü bütünleştirmiş. Mesleği hekimlik olan şair, tıbbi terimleri sanki bir ameliyat masasındaymış gibi dizelerin içinde kullanmakta da oldukça cesur davranmış. İşte okurlar için seçtiğim birkaç örnek dize :

“çağın sertleşme sorununa teğet/ ayak fetişizmine dik bakan”

“dikkatle sıvazlar karnını zamanın/ siğilli elleriyle sessizlik”


“sağdan sola, soldan sağa sirkadyen ritim”


“ruha teğet sözler taşımaz iskeletini”


“camlara yaslanan şizofren siluet”


“yutulmayan anaerobik inanç; köz”


“ O SAKRUMDA UYUYAN DİŞİ BİR YILANDIR”


“huzuru mu arıyorsunuz/ kardiyak kilerde”


“sevgiyle silin korkuları/ silkinin, kalbi pelviste sananlar”

Bu dizeler bana, Akın Terzi’nin,(1) Gherasim Luca’yı anlattığı “İlk Kitap Dudaklardır” başlıklı yazısından bir bölümü anımsattı. “Luca’nın kendi ifadesiyle, şiir bir ameliyathanedir; sözcük bu ameliyathanede ses mutasyonlarına tabi tutulur ve taşıdığı anlam yüklerinin tümü açığa çıkarılır. Luca kendi yaptıklarını, gürültü ile sessizliğin çarpıştığı yerdeki bir arayış olarak tarif eder: Bu çarpışma uzamında şiir bir dalga şeklini alır ve çarpışmanın etkilerini şiire yayar. Zaten Luca kendi yazdıklarına şiir denmesini de yanlış bulur, daha ziyade tercih ettiği karşılık “varlık-sesi” dir. (ontophonie) Sözcüğün içini açan kişi, aslında bir maddeyi açmış olur. Sözcük gerçeği adeta simyaya mahsus bir başkalaşımdan geçirmeye yönelik bir keşif sürecinde kullanılan maddedir.”

Son iki bölüm: Gecikmiş Mumya ve İç Sözlük-2

Kitabın son iki bölümü, “Gecikmiş Mumya” ve “İç Sözlük–2”, şairin, şiirde biçimi önemsediğinin işareti olarak algılanabilir. Harflerle oluşturulan görsellik ve kırılan, parçalanan, kesilen puzzle parçaları gibi dizelerden oluşur.

Zaten şair de Berna Olgaç’la yaptığı söyleşisinde(2); “Şiiri bir seyyah gibi yazıyorum; nesnelerin arasından hızla akıyor sözcükler. Bu nedenle sık sık boşluklar, kolajlar, anlam kırılmaları, ritimde sıçramalar oluyor, hızlı yaşantıma paralel şiirimde... Benim şiirsel metinleri bu kadar rahatlıkla parçalayıp, bu kadar kolaylıkla yeniden kolaj yapmamda, sanırım cerrah olmanın etkisi var.” diyordu.

Gecikmiş Mumya’ya ilişkin okuma sürecinin sonunda, okur, hissettiklerini “Bir kitap okudum, hayatım değişti” cümlesiyle ifade edebilir mi? Bunu zaman gösterecek. Okurun kitabı benimsemesi önemli, çünkü şiiri ve şairi geleceğe taşıyan en önemli unsurlardan biri okurdur diye düşünüyorum.

Soruyu kendi adıma yanıtlamam gerekirse, kitabın içinden belleğime kazınan bir dizeyle yazıyı bitirelim:

“… keçi burcuyum ben,
iyimser ve kine gecikmiş…”

ALINTILAR:
1) “İLK KİTAP DUDAKLARDIR”, Akın Terzi, Heves Şiir Eleştiri Dergisi, Nisan 2010.
2) “ŞAİR HALKIN, YAŞAMIN İÇİNDEDİR", Berna OLGAÇ/ Söyleşi/ 19.08.2010/ Cumhuriyet Kitap


SESİN İLMEKLERİ
MAHMUT TEMİZYÜREK
http://www.sabitfikir.com/siir/sesin-ilmekleri 06.12.2010
Sincan İstasyonu, Ocak 2011, s.7

Sesin İlmekleri

1/
sizi yalnız gecelerde dinleriz
sökülmüş ilmekleri seslerin.

2/
havalanır kımıldarsa pencere
giz ve gecikmiş bir saat sekiz.

3/
tedirgin ekimi ikiye böler
:bir resim ve bir keder.

4/
hüznü sever
ve üşüyen ellerini,
su dolu oyukların.

5/
susunca,
illüzyon oturur karşı koltuğa
ve ateşli kabullenmeler.

6/
yetişmekten yorgun
dinlemekten sağır
gecikmiş--
Hilal Karahan (1977): Kadın hareketinde pek yeni değilse de üzerinde durulacak bir durum var: Şiirin bu harekete etkin bir biçimde katılmış olması. Türkçe şiirin öteden beri, üstten alta doğru da olsa varlığını sürdüren “cinsiyetçi”, hatta “maço” özelliklerine karşı, erkek ve kadın kimliğini tüm sakınımsızlığıyla didikleyen şairler  var artık. Erkeklerin hükmü altıdaki dünyayı sarsacak yeni ve güçlü bir dil, saldırgan bir yıkıcılık, yıkıcılıkta yeni bir yaratıcılık getiriyor bu şairler. Dişil ahenklerin zenginliği içinde, kadın olma bilincinin ve kadın bilinçaltının serimini  ısrarla işleyen şairler var artık. Şair kadınlar var! Gülten Akın’ın, Sennur Sezer’in başlattığı, şiirde kadın dilinin eleştirellik gücü de kazanarak bir çoğalışı mı, yoksa kadın hareketinin bu şairlerde artık bir içsellik kazanması mı; ikisi de mi yoksa?  Melek Özlem Sezer, Eren Aysan, Fulya Emek Tanrıkulu, Emel Güz, Gonca Özmen, Oya Uysal,  Aslı Birsen, Aslı Serin, Emel İrtem, Türkan İldeniz, Gülümser Çankaya, Çiğdem Sezer ilk aklıma gelenler. (“İkinci gelenler”, benim kusurumdur, bağışlansın!). “Gördüğünden ürkenin /ateşi şerhte yanar!” diyerek, yaratıcı sancılarını cesurca yazıyorlar. Sanki Leydi Lazarus Sylvia Plath’ın terk ettiği yerden, o terk anından başlamış gibiler, yazmaya.

Ne var bu şiirlerde? Bu yazıda örneğini Hilal Karahan’ın şiirinden, son kitabı “Gecikmiş Mumya”dan vermek istiyorum. Leydi Lazarus’u hatırlatan da Hilal Karahan oldu. Tıpkı o leydi gibi hırçın, dahası hınçlı bir dili var Karahan’ın.Bu havada bir dilin getirebileceği şiirsel sorunları aşarken bulduğu tekniklerin çoğu geçmişte denenmiş olsa da (Dada’nın, Gerçeküstücü şairlerin, şiiri bir resim gibi tasarlayan “somut şiir”cilerin vb), bunları ustalıkla kullanmasının yanı sıra eklediği motifler de var. Şarkı makamlarından  ara taksimlere, “iç ses-dış ses” bilinçakışı tekniğinden gündelik nida efektlerine kadar birçok imkândan yararlanabilmiş Karahan; Adını “Şizofren Tragedya” koyduğu şiiri yazabilmek için bir “iç sözlük” oluşturmuş, ses ve biçim talimlerinden oluşan bir iç sözlük; bir özel dil. Kendine gidebilmek için kullanılmış metrelerce Ariadne ipliği sanki. İpliğin iki ucundan da çekiştirmektedir “gitmek” ve “kalmak” ikilemi. Son dönem müziğine de ağırlığını koyan bu gerilim, Karahan’ın şiirinde bir sorunsal olarak değerlendirilmiş. Sonuçta, gerilimden biri ya da öbürü galip gelse de, “kendi ayak izinden daha güvenli nereye basabilir?” demektedir Karahan. Bu, “kendinde olma”yı aşıp “kendi için olma” özgürlüğüne yönlenişi ısrarla vurgulayan iç sözlük oluşturur onun şiirinde. Şiir yazmak da bu özgürlük içindir ve içindedir. Acı, kendine bir dil bulmazsa, sızacaktır dokunduğun her şeye. Ama nasıl bir dil?

Yukarıda Karahan’ın dilinin “hırçın ve hınçlı” olduğunu söylemeye kalkışmıştım; eksikti. Hırçın sesler ürkütücüdür, bazen iticidir de. Hırçınlığa dönüşen sesleri başka sesler içinde eritmek, bunun için ironiden, alaydan, hicivden, humordan yararlanarak acıyı anlatılabilir kılabilmektir bu çağın sağırlığında. Karahan bunu imrendirecek yetkinlikte yapıyor.

Şunu da yazmadan edemeyeceğim: Karahan’ın işlek, güçlü, etkili kadıncıl dili ve biçemi yanında, kitabın önündeki biyografik bilgi, şaire, bu şiirlere güvenip ironik bir şaka yapıyor gibi. Şiir ve yazılarına “profesyonel anlamda” (!) 2000’de başladığını bildiriyor biyografi. Sonra da kiminle evli olduğu, kaç çocukları bulunduğu filan. En sonunda da aldığı ödüller, üye olduğu dernekler...
Dört adet sağlam şiir kitabı yayımlamış bir şairin son ve en güçlü bu kitabındaki bu ironik durum düşündürüyor. Kitap 1960’lı yıllarda basılsaydı, belki bu kadar göze batmayabilirdi. 
YAZ GÜNLÜĞÜ
ERTUĞRUL ÖZÜAYDIN
PATİKA, Ekim-Kasım-Aralık 2010, sayı 71, sayfa 60.

21 ağustos cumartesi

Otel odamın şirin balkonundan Sömbek adasına doğru uzayan Datça maviliğini izliyorum. Hemen aşağıda kıyıda çocuklar, suda balıklar oynuyordu. Güneş gücünü yitirmeye başladı. Renkler de yavaş yavaş değişiyor ve ağaçların gölgeleri iyiden iyiye uzuyordu. Bembeyaz bir martı önümden vırak vırak diyerek geçip gidiyor. Sıcak bir yaz gününün sonuna yaklaşıyoruz. Karşımda yorgunluğumu alıp götüren bir görünümle, balkonumu dolduran iyimser bir rüzgâr var. Datça yelkenlileri o rüzgârla akşama doğru yol almaktalar.

Elimde tuttuğum Hilal Karahan’ın “Gecikmiş Mumyakitabının sayfalarını karıştırıyorum. Oradan buradan iki dize derken kitabı ilk sayfadan okumaya başlıyorum. Dünyayı tanımak isteyen dizeler, kumsala vuran yumuşacık dalgaların duyguları gibi. Denizle bölüşüyorum, akşamla bölüşüyorum. Sanki geçmişin mavi suları geleceğin kıyılarına ulaşıyor. Nereden gelip nereye gideceğini anlamak istiyor gibi.

Akşamın yıldızlı güzelliği kendini göstermeye başlarken bir yandan yarımay yükseliyor. Akşamın koyu tonları içinde geceye ilerliyoruz. Sözcükler kayalık fenerleri gibi çakıyor. Şair, anılar, özlemler, unutuluşlar, düşler, düşüncelerle kendi dünyasına sesleniyor. Ve diyor ki “Sesinizi özledim benimle konuşur musunuz”

Tam bu saatlerde kitabın duygusal sessizliğinde geceyi, gecenin karanlık sessizliğinde kitabın derinliğini algılamaya çalışıyorum. Sonra duyduğum, okuduğum bütün sesleri ve sessizliği ve sessizliğe varan sesleri getirip, kitabın tam ortasına yerleştiriyorum. İyi de oldu… Bunu ben mi yaptım, yoksa kişisel sesini ve sessizliğini kuran şairi mi? Bilmiyorum… Ve kulağıma gelen yankıların uzaktan mı yakından mı çıkan seslerden oluştuğunu anlamaya çalışıyorum.