9 Kasım 2010 Salı

ŞİİRDE ACI VE ÖLÜM

ŞİİRDE ACI VE ÖLÜM 
AKKÖY, KASIM-ARALIK SAYISI, 2010'DA YAYIMLANDI... 
            Bilinir ki acı, bir şairi en çok yazmaya iten hislerden birisidir. En çok kapana sıkışmış hissedilen anlardan, onmaz yaralardan, anlatılmak istenen ancak akmaya mecra bulamamış yoğun duygulardan sızar küflü mürekkebi şiirin… Sezgilerle güçlenmiş bir empati yeteneğinin ve böylesi derin bir duyarlılık ile hayatın her yönünü görebilmenin, şaire verdiği en büyük zarardır sanırım acı... 
            Nesnede, insanda, doğada görülen, tadılan acıyı, şairlerin kendi içinde bir değere dönüştürerek yazdığı muazzam şiirler var edebiyatta. Örnekler öyle çok ki… Acıyı hissediş biçimi ile şiire yansıtabilme çabası arasında bazen bir ömür geçebilir. İnsanın kendi acısını anlayabilmesi, acının acı vermekten ziyade, hayatın tanınmasındaki en önemli kilit olduğunu da bilmesini gerektirir. Kilidi çeviren şair, acının eleğinden süzdüğü en güzel şiirleri yazabilir.
            Her insan gibi şairler de dönem dönem duygudurum bozukluğu yaşayabilir. Duyarlılığın ve sezgisel empati yeteneğinin ağır yükü sinirleri yıpratabilir. Hatta zaman zaman ağızlarında depresyonun o ağır, kötü kokulu soluğu duyulabilir. Çünkü acıyı kabul etmek, acının tornasında öğütülmek, duyguların uğultusundan gerçek algısını ayıklamak kolay değildir.
            Tıbbiyede psikiyatrinin ilk dersinde, her duygudurum bozukluğunun her insanda az ya da çok olduğu, ancak bu durumun, kişinin günlük hayatını etkilemediği sürece tedavi gerektirmeyeceği anlatılır. Belki biraz da espriyle, yolda görülen her beş kişiden birinin yaşamları boyunca majör depresyona, ikincisinin şizofreniye yakalanabileceği; üçüncüsünde ise zaten kişilik bozukluğu olduğu vurgulanır… Yani her beş kişiden sadece ikisi sağlıklıdır! Belki edebiyat camiasında bu oran daha da azdır, bunu net söyleyemeyiz. Çünkü Freud dâhil tüm psikiyatristler, psikanalizin sanatsal yaratım sürecinin ve sanatçıların doğasını aydınlatmada yeterli olmadığını anlamış, bu gerçeği peşinen kabul etmiştir1
            Şair ve psikiyatri profesörü Yusuf Alper, bu iki özelliğini birleştirerek, “Yaratma eylemini bir ruhsal bozukluk olarak görmek yerine, süreç içinde nelerin olup bittiğini anlamaya çalışmak gerekmektedir. Bu, sanat, bilim adamları ve tüm insanların ilgisini çekmesi gereken bir konudur.” demiş2 ve Nazım, Cemal Süreya, Ahmet Erhan, Haydar Ergülen gibi birçok şairin psikanalitik incelemelerini yapmış, hatta bu hususta kitaplar yazmıştır. Örneğin Haydar Ergülen’in “Ölüm Bir Skandal” kitabını incelediği yazısında, “Haydar Ergülen’in ölüme karşı direndiği ve tüm yazdıklarının ölüme direnme olduğu söylenebilir. ‘Ölüm Bir Skandal’ neredeyse baştan sona ölümü işlemektedir. Ama bu işleyiş sadece varoluşsal bir bakışla değil toplumcu, hümanist bakışı da içeren gerçekçi karşı çıkışı barındıran bir tutumladır.”2 diyerek sözünü bitirmiştir. 
            “Hiç kimseye, hiçbir zaman” adamayacağı ve bana “hayatımın en kötü kitabı bu!” yazarak imzalamış olduğu “Ölüm Bir Skandal”da, depresyonun en dibindedir Haydar Ergülen. İntihara meyleder, tüm kitap boyunca gözünün önünde bir sis perdesi gibi duran ölümü yazar. Ama ne güzel tanımlar acıyı ve ölümün depresyondayken o taşınmaz ağırlığını:

            “Ölüm bir kasaba
            Artık evimde değilim
            …
            Siyah bir konuşma için belki
            gerekiyor fazladan birkaç kelime
            ve sıcak göz yaşları her zamankinden
            daha çok ve içli3

            Sylvia Plath’in “sırça fanus” imgesiyle anlatmaya çalıştığı, o majör depresyon denilen, hayatı, hafızayı, benliği, kişiliği, yaşamın anlamını yok eden dipsiz kuyu, Ergülen’in şu sözlerinden daha iyi nasıl tasvir edilebilir?

            “İşte ırmak diye ağlayan çocuk
            ırmak köpüre köpüre akışlı da yolcusu yok
            suların sevinci yok ay tenha değil
            su çıplak değil, kara bir cümle gibi
            kırıyor ve kırılıyor gecenin siyah şarkısı
            ölüm bile geçemiyor bu karanlıktan
            kimse geçemiyor geceden kimse dönemiyor
            yurduna4

            Söz acı ve ölümden açılınca, Ahmet Erhan’ın “Ölüm Nedeni Bilinmiyor” kitabını anmamak olmaz. İlk kez 1994’te, Balıkesir’de, nedenini şimdi anımsamadığım, o dibe vurduğum zamanlardan birinde okumuşum Erhan’ın o kitabını... Kitaptan sızan acı öylesine işlemiş ki o an benliğime, kitabı okuduktan sonra, kendi kendime imzalamış ve “uzun yolculuklar hevesiyle not düşmüyorum kentleri” yazmışım ilk sayfasına, ne demekse… Yusuf Alper’in de dikkat çektiği gibi, başlangıçtan sonuna kadar, kan ırmağının içinde yürünür bu kitapta; Erhan’ın şiiri adeta acının sözlerle örülmüş gövdesidir. Acı, hiçbir söz ehlinde bu denli gerçek kılınamaz:

            “Yaşamdan başka ölüm yoktur
            Mutluluk çocuklara mahsustur
            Onların da ölümleri damla damla
            …
            Sokağa bir ilmek gibi açılan camlarda
            Bir katılma isteğinin acısını dokur
            Kendi ayakizlerine basar oysa
            Kendi kendine konuşarak büyür5
 
            Acının şairidir Erhan, hemen her şiirde acının anlatılacak başka bir yönünü bulmuştur. İçerken, severken, sevilirken, otobiyografisinde, tanrı tanımazlığında, sokaklarda, meydanlarda, mahpushanede, tımarhanede… Hayatı algılama biçimine dönüştürmüştür acıyı; başkalarının neşe duyduğu ayrıntılarda onun içi sızlar…

            “Sana artık Ahmet Erhan diyorlar
            Yalnızlık, ölümün üvey kardeşi
            Eve hep geç saatlerde gelen babaların ayakizlerinden yükselen buğu
            Bir yaprağın dalına dokunamadığı yerde büyüyen boşluk
            Ayışığında kaldırımları süpüren bir kadının ikide bir durup burnunu önlüğünün koluna silmesi
           Gibi boğuk, gibi çıldırtıcı, gibi silik6

            Kendisinin de şiirinde ifade ettiği gibi, “nokta virgül kullanmadan” yazar Erhan. Noktası, virgülü olmayan ve hiç durmadan kanayan hayattır onun sözünde pıhtılaşan:

            “Yüzüm
            Bir kan pıhtısı gibi
            Parmağımın ucunda duruyor
            Gecenin ayazında
            Donuyor
            Ve çıkmıyor bir daha…”7

            İlmekleri baştan sona acı ve ölüm ile örülmüş bir kitap daha var belleğimde: “Melek Uykuları”, İbrahim Topaz’ın ilk şiir kitabı… Bu kuyunun da ağzı yok, karanlığın içinde, acının ve depresyonun dibe vurduğu yerde yazılmış şiirler. 1–2–3–4 dizelik kıtalarda, belirlenmiş olan tema gittikçe yoğunlaşıyor, ivme kazanıyor, ritim hızlanıyor; 3–2–1 dizelik kıtalarda da her şey çözülüyor, ritim ve yoğunluk azalıyor. Yine de, ilk dizelerin açtığı kapıyı, son dizeler asla kapatmıyor, kapı hep açık kalıyor…

kayboldum…
sende arıyorum bulamadığım kendimi
kimdim ben?
gidecek kimsesi olmayan
ıslanmamış bir gözyaşı mıyım?8

            Bu şiirlerde bitmemişlik duygusu, yoğun bir keder, majör depresyon ve intihara meyil görülüyor. İbrahim Topaz’ın aslında hemen her şiirinde acı ve ölüm teması geçiyor, ancak Topaz’da ölüm teması, ölüm gibi değil de, hayatın tüm çetrefilliğine, aşkın yorucu azabına bir tür karşı çıkış gibi duruyor. Her dizede geçen ölüm, birbirinden oldukça farklı değer kazanıyor. Bazen acı, bazen keder, bazen elem ve öfkeye dönüşüyor onda ölüm; bazı şiirlerde ise hayata meydan okumaya benziyor:

söyledim uslanmayan sesimle
ölüm bile ölecek bir gün9    

ölümün şeffaf dudağına gizlenen aşkın sûreti!
ruhunu ruhuma yasla10   

tufan değil saçlarına biriken; yaşamdan kaçan ölümdü11

            Bilinir ki acı, bir şairi en çok yazmaya iten hislerden birisidir. Acı ve ölüm, şiirde en sık kullanılan temalardır. Ancak bazı şairler var ki acı, onların ruhudur, hayatı algılama biçimidir. Bazı şiir kitaplarıysa baştan sona acı ve ölüm… Sezgilerle güçlenmiş bir empati yeteneğinin ve böylesi derin bir duyarlılık ile hayatın her yönünü görebilmenin, şaire verdiği en büyük zarardır sanırım acı... Benim iç sözlüğümde12 ise şöyle geçer acı ve ölüm:
           
            “ACI: sözlerin kını yoktur/ söylendiği gibi dursun
            ASLOLAN: bedenim/ çatı katı/ tabutum benim

            Çünkü şiirin kını yoktur, yazıldığı gibi dursun… Çünkü sözcükler bazen tabutu olur en çok söylenmek istenilenin… Çünkü yazamamak en büyük acıdır; ölümüdür şairlerin…

KAYNAKLAR:

1) Colp jr R. “Psychiatry and the Creative Process”. İç: Comprehensive Textbook of Psychiatry, (Eds. HI Kaplan, AM Freedman, BJ Sadock) 3. Cilt. 3. Baskı. Williams and Wilkins Comp. Baltimore, 1980, s.3112–21.
2) Yusuf Alper, “Haydar Ergülen Şiirinde Depresyon: Ölüm Bir Skandal”, Hürriyet Gösteri, Sayı 301, s.94–101.
3) Haydar Ergülen, “Ölüm Bir Skandal”, Turkuvaz Kitap, 2. Basım, 2006, İstanbul, s.7
4) A.G.E. s.14.
5) Ahmet Erhan, “Ölüm Nedeni Bilinmiyor”, Can yayınları, 1988, s.53.
6) A.G.E. s.9.
7) A.G.E. s.41.                                                                                                                           
8) İbrahim Topaz, “Melek Uykuları”, Mühür Kitaplığı, Haziran 2010, s. 11.
9) A.G.E. s.26.
10) A.G.E. s.28.
11) A.G.E. s.34.
12) Hilal Karahan, “Tepenin Önünde”, Mühür Kitaplığı, 2. Basım, Haziran 2010, s. 50–73.